ISBN:975-248-28-21 • Sayfa Sayısı: 464 • Format: Kitap
VARLIKTAN BAŞKA’DAN (Ketebe, 2018)
(Önsöz ve Giriş)
ÖNSÖZ
Emmanuel Levinas 1906 yılında Litvanya’da doğar. 1923 yılında Fransa’ya gider ve Strasbourg’ta üniversite öğrenimine başlar. 1928 ve 1929 yıllarında Almanya’da, Freiburg Üniversitesi’nde, önce Husserl’in sonra da Heidegger’in derslerine katılır. Kendi ifadesiyle, Almanya’ya Husserl için gitmiş ama orada Heidegger’i keşfetmiştir. Varlık ve Zaman’ı (Sein und Zeit) coşkuyla karşılayan Levinas o yıllarda bir Heidegger hayranıdır. Bu iki filozof Levinas’ın felsefi kariyerinde silinmez izler bırakır. Her ne kadar Levinas olgun felsefesi itibarıyla kendini onlardan ayırmaya çalışsa da, bu iki filozofun tersinden ya da düzünden Levinas’ın düşüncesi üzerine etkisi, kalıcı ve belirleyici olmuştur. Husserl ve Heidegger’in, genel olarak da fenomenolojisinin Fransa’da tanıtılmasında Levinas’ın büyük katkısı olur. Nitekim, özgün çalışmalarının ortaya çıktığı yıllara yani kırkların sonu ile ellili yıllara kadar, Levinas Fransa’da daha ziyade Husserl ve Heidegger uzmanı olarak tanınmıştır. 1930 yılında yayınladığı Husserl’in Fenomenolojisinde Görü Kuramı (La Theorie de l’Intuition dans la Phénomenologie de Husserl) adlı eseri bu bakımdan öncelikle anılmalıdır. Nitekim Sartre, bu esere göndermeyle kendini fenomenolojiyle tanıştıranın Levinas olduğunu söylemiştir. Levinas ayrıca Husserl’in Descartesçı Düşünceler’ini (Méditations Cartésiennes) G. Peiffer ile birlikte Fransızcaya çevirmiştir.
Levinas, 20. asır Fransız felsefesinde, yüzyıl başlarında varlığını hissettiren yeni-Kantçılık, 1930'lara kadar büyük tesir icra etmiş olan Bergsonculuk, 1930'lardaki Kojève'in Hegelciliği, 1930 ve 1940'lardaki fenomenoloji, savaş sonrası yıllardaki varolusçuluk, 1950 ve 1960'lardaki yapısalcılık, 1960 ve 1970'lerden itibaren de post-yapısalcılık gibi akım ve hareketler arasından altmışlar itibarıyla özgün halini almaya başlayan etik felsefesiyle kendine mahsus bir yol tutturmuştur. Levinas’ın etiği, Heidegger’in ontolojisinin eleştirisi ile Husserl’in entelektüalizminin eleştirisinden, keza bütünlük ve aynılık eleştirisinden hareket eder. Bu bakımdan filozofun Heidegger felsefesiyle bir hesaplaşması olan “Ontoloji Temel midir?” makalesi önemli bir uğrağa işaret eder. Temel, ontoloji değil, başkasıyla ilişki olarak etiktir artık. Böylece etik ilk felsefe katına yükselir. Etiğin ilk felsefe oluşu, Levinas’ın tüm felsefi kariyeri boyunca savunduğu temel tezdir.
Levinas; Heidegger ve Husserl’e yönelttiği eleştirileri giderek tüm Batı felsefesini kapsayacak şekilde genişletmiştir. Ona göre genel eğilimi itibarıyla Batı felsefesi tekil, ayrı, başka ve farklı olanı baskılama ya da indirgeme yoluyla mütemadiyen göz ardı eden bir “aynılık” felsefesidir; bu felsefe, varlıktan ve bilme’den başka türlü olan’ı massetmeye doğru kabaran yatışmaz bir iştihayla “bütünleme” (totalisation) mantığı uyarınca işlerlik göstermiştir. Totaliter yapısıyla, ayrı, başka ve farklı olanı sindiren ya da dışlayan yaklaşımıyla Avrupa’da ortaya çıkmış Nazizm'i bu çerçevede değerlendirmek mümkün olmaktadır. Bu cümleden olmak üzere, ötekine saygı olarak, farklılıkları muhafaza olarak, bütünlemeyi ve massetmeyi ret olarak Levinas’ın felsefesi Nazi travmasına bir cevap ve bu travmayı mümkün kılan aynılık mantığına bir reddiye olarak okunabilir ya da okunmalıdır. Bu çerçevede, Levinas’ın İkinci Dünya Savaşı esnasında ailesinin pek çok ferdini kaybettiğini, kendisinin de Almanlara esir düştüğünü hatırlatmak gerek.
Savaş sonrası dönemde Levinas Mösyö Chouchani ile tanışır ve onunla birlikte Talmud çalışmaları yapar. Böylece filozofun düşüncesinde dini boyut belirginlik ve ağırlık kazanmaya başlar. Levinas felsefi yazıları ile konfesyonel yazılarını birbirinden ayrı tutma çabasındadır; nitekim o, felsefi yazılarında ayetlere ya da Talmud pasajlarına argüman olarak değil de örneklendirme amacıyla başvurduğunu belirtmeye özen gösterir. Bununla birlikte Yahudi kaynaklarının Levinas’ın etiğini, eş deyişle metafiziğini derinlemesine etkilediği yadsınamaz; dahası, Levinas’ın Yunani felsefeye İbrani bir esin vermeye ve İbrani bilgeliği felsefi söyleme tercüme etmeye çalıştığını söylemek bir ölçüde mümkün görünmektedir.
Derrida’nın, “Şiddet ve Metafizik” adlı makalesinin 1964’te yayınlanması ile birlikte, Levinas Fransa’da giderek daha fazla tanınır hale gelir. Ama Levinas’ın etiğinin asıl ilgi odağı haline gelmesi seksenlerde, felsefede ve sosyal bilimlerde etik ve siyaset tartışmalarına koşut olarak öznelik kuramlarına dönüşle birlikte gerçekleşir. Bugün Anglo-sakson dünyada ve Amerikan akademyasında Levinas’ın etiği yoğun bir biçimde ilgi görmektedir. Türkiye’de ise Levinas’ın adından söz edilmeye başlanması daha ziyade doksanların sonu itibarıyladır. Ben de, nitekim, Levinas’ın adını ilk kez bu süreçte duymuştum.
On beş yıl kadar önceydi. Levinas’ın düşüncesiyle ilk temasım bir kitapta onun şu sözüne rastlamamla oldu: “Başkasıyla karşılaşmanın en iyi yolu onun gözlerinin rengini dahi fark etmemektir”. İlk okuduğumda zihnimde belirgin bir anlam doğurmamış olan bu ifade bende yine de tuhaf bir derinlik intibaı uyandırmıştı. Anlamıyorum ama burada anlaşılmaya değer bir şey var duygusu! Peki ama ne? Kaşını, gözünü dahi fark etmediğimiz, belki kim olduğunu, nereli olduğunu dahi bilmediğimiz birisiyle “karşılaşma”mız gerçekte ne mana ifade ediyordu? Başkası kimdi? Karşılaşmak ne demekti?
Levinas böylece ilgi alanıma girmiş oldu. Okumalar yoluyla onun düşüncesine ve diline aşinalık kesbetmeye çalıştım, giderek aşinalık ünsiyete evrildi. Önce okumalar, sonra çeviriler ve bir iki yazı... Bu kadarıyla yetinmeyip nihayet doktora tezimi onun üzerine yapmaya karar verdim. Elinizde tuttuğunuz kitabın aslını ODTÜ’de başlayıp Galatasaray Üniversitesi’nde tamamladığım (Ekim, 2009) doktora tezim oluşturuyor. Tezi Fransızcadan Türkçeye çevirdim ve kısmi müdahale ve ilavelerle zenginleştirdim. Böylece tez, yapısı ve esası neredeyse tamamen korunmakla birlikte, elinizdeki forma kavuşmuş oldu. Kitaba, daha tezi yazarken aklımdan geçirdiğim üzere, “Levinas’ın Metafiziğine Giriş” alt başlığını vermek bana uygun göründü. Levinas’ın ilk felsefe olarak etiği tam da onun metafiziğiydi çünkü. Kitap, Türk okuyucusu için Levinas’ın felsefesine bir giriş, bir ölçüde eleştirel de olan bir giriş işlevi görürse bu yazarı için memnuniyet vesilesi olacaktır.
Kitap, Levinas’ın felsefesini gayet özlü bir biçimde ifade ettiğini düşündüğüm yukarıdaki sözün bir şerhi olarak okunabilir pekala, hatta belki de öyle okunmalıdır.
Burada ilk olarak, ODTÜ’de danışmanım olan kıymetli hocam Prof. Dr. Ahmet İnam’a gösterdiği yakınlıktan dolayı teşekkür etmek istiyorum. Onun felsefeyi, felsefi mirası temellük tarzı ve bu yöndeki çabaları bana daima ilgi çekici geldi. Kahve ve puro eşliğinde odasında yaptığımız sohbetler Ankara günlerimin güzel anıları arasında. Sonra, Galatasaray Üniversitesi’nde danışmanım olan kıymetli hocam Prof. Dr. Kenan Gürsoy’a teşvik ve önerileri, ayrıca tanıdığı geniş akademik serbestiyet için teşekkür ederim. Dahası, yakın ilgisinden memnuniyet duyduğum, teşvik ve önerilerinden yararlandığım, eşdanışmanlığımı yapmış olan sevgili hocam Prof. Dr. Zeynep Direk’i anmam gerek. Türkiye’de Levinas çalışmalarına en ziyade katkıyı sağlamış olan Zeynep Direk’in benim çalışmalarıma da önemli katkısı ve desteği oldu; kendisine müteşekkirim. Ayrıca, jüride yer alarak titiz okumaları ve değerli yorumlarıyla ufuk açıcı katkılar sunan kıymetli hocam Prof. Dr. Melih Başaran’a ve yine jüride yer alan Doç. Dr. Türker Armaner’e ve Doç Dr. Besim Dellaloğlu’na değerli katkıları için teşekkür ederim.
Son olarak, yakınlıklarını paha biçilmez bulduğum sevgili arkadaşlarım Necdet Meşe’yi nam-ı diğer Neco’yu, Tuncay Çelik’i, M. Nurullah Cücük’ü, Mustafa Güler’i, Pınar ve Hamdi Özyel’i ve nihayet Kebikeç günlerinden sevgili Ömer Lekesiz’i, ayrıca İthaki yayınlarının değerli editörü Ahmet Öz’ü şükranla anmak isterim. Aileme olan borcum ise her şeyin üstünde, teşekkür kifayet etmez.
Ekim 2010 / Kadıköy
GİRİŞ
Kimdir Emmanuel Levinas? Her şeyden önce o, etiğin filozofudur. Etik ilk felsefedir: varlık dahil her şeyin kendisinde temellendiği asıl felsefe. Levinas ile birlikte etik, ontolojiyi tahtından ederek ilk felsefe düzeyine yükselir ve böylece felsefenin bir branşı olmaktan çıkarak bizatihi temeli olur. Levinas etiğin filozofu olduğu gibi başkalığın da filozofudur, çünkü etik haddizatında “başkası ile ilişki” demektir. Keza başkasına yakınlığın tam bağrında dahi birleşmeyi, bütünleşmeyi ve kaynaşmayı yasaklayan bir ayrılık rejimini varsayması ölçüsünde, Levinas ayrılığın filozofudur da. Dahası başkasına yaklaşmada Tanrı’ya yaklaşan, giderek Tanrı’ya ancak başkasına yaklaşmada yaklaşan bir özneliği varsayması ölçüsünde, Levinas aynı zamanda velayetin ve/veya kutsiyetin (sainteté) filozofudur. Başkalık – Ayrılık – Velayet – Kutsiyet… Bunlar varlığa ve varlaşmaya mahsus içselliğin, içkinliğin ve aynılığın inkıtaa uğratılmasını ve aşılmasını, dolayısıyla öte’yle, başka ve dışsal olan’la yani aşkın olan’la bir ilişkiyi varsayar ki şu halde Levinas pekala aşkınlığın filozofudur da. Ve nihayet, daha kuşatıcı ve toparlayıcı bir anlamda, Levinas öteki ile etik ilişkide kendinin berisine gitmek ve varlığın ötesine geçmek suretiyle bireyleşen, dahası biricikleşen şu özneliğin filozofudur.
‘Ayrılık içre yakınlık’ mantığı uyarınca başkası ile çıkar-gözetmez yüz-yüze bir ilişkiyi öngören etik, başkasını kendine takdim ve tercih ederek kendinin berisine gitmiş ve varlığın üstüne yükselmiş bir öznelik tasavvurunu merkeze alır. Başkasına karşı sorumlulukta, verme’de ve mesafenin korunduğu bir yakınlıkta gerçekleşen etik öznelik, varlıktan, kendinden, kendi varlığından soyunma olayında öte-ki ile ilişki yoluyla öte’ye, başka’ya, aşkın olana açılmayı, yani bir aynılık ve içkinlik rejimi olarak varlığın düzenini ve varlıkta-diretme olarak tezahür eden egolojik durumu etik bir hareketle inkıtaa uğratmayı veya aşmayı öngörür.
Özne başkası ile ilişki yoluyla varlıktan çıkar, başka bir ifadeyle bu ilişki yoluyla o, ontolojinin üstüne yükselir: Etik, aşkınlığın yani varlığın ötesine geçmenin bir, hatta biricik imkanıdır. Nitekim, etik anlamda özneleşme “varlıktan soyunma” olarak gerçekleşir ki varlıktan soyunmak, başkasıyla ilişki yoluyla egolojik döngüyü kırarak varlığın içkin düzenini aşmak ve onun ötesine geçmek demektir. Netice olarak etiğin öngördüğü öznelik tasavvuru karşımıza başkası ile halis, dolaysız, çıkar-gözetmez ve diğergam ilişkide kendinden çıkmış ve varlığı aşmış bir insan tipini, veli figürüne yakınsayan veya onu bizatihi cisimleştiren şu insan tipini çıkarır. Öznenin öteye ve ötekine açılarak varlıktan, kendinden, kendi varlığından kurtulması olarak etik kutsiyetle yakından irtibatlı bir biçimde velayet olayını varsayar. Olgun felsefesi itibarıyla Levinas, insanı ısrarlı bir biçimde bu etik kalkış noktasından, velayetin ü-topik olayından itibaren düşünür. Öyle ki nasıl “halihazır toplum İyi’nin sınırlanması” ise halihazır insaniyet de velayetin sınırlanmış halidir bir anlamda. Oysa insanı varlık-bilinç bağlılaşımı uyarınca ‘bilinç sahibi bir varolan’ olarak kavrayan onto-loji’in diline büsbütün yabancıdır bu yaklaşım. Denebilirse, Levinas’ın bütün çabası insanı söz konusu bağlılaşımın henüz ve/veya artık geçerli olmadığı bir noktadan itibaren yani varlığın ve bilincin berisinden ve/veya ötesinden itibaren (onto-loji’nin düzeninde yeri olmayan şu yer-olmayan’dan itibaren) düşünmeye yöneliktir.
Levinas’ın etiği temelde ontoloji eleştirine dayanır ve tam da ontolojinin “aşıldığı” yerde boy gösterir. Bu çalışmada söz konusu eleştiriyi ve aşma denemesini derinlemesine inceleyeceğiz. Ontolojiye, dolayısıyla da Heidegger’in felsefesine yönelttiği eleştiriler göz önünde bulundurulmadan Levinas’ın etik tasavvuruna nüfuz edilemeyeceği gibi, onun çağdaş felsefe içerisinde tuttuğu yer de hakkıyla değerlendirilemez. Dasein’ı varlığın ufkuna yerleştiren ve onu varlığın bir kipliği olarak düşünen Heidegger’in hilafına, Levinas insanı varlıkta bir “çatlak”, bir “fazlalık” olarak değerlendirir. Dolayısıyla Levinas’a göre özne, varlık içre ve varlığın bir parçası olarak özneleşmez, ama varlığı aştığı ve onun ötesine geçtiği ölçüde özne (dolayısıyla insan) adına liyakat kesbeder. Levinas’a göre bu “aşma”, bu “ötesine geçme” ancak etikte ve etik yoluyla vuku bulur. Levinas’ta varlık, öznenin mahkum ve mahpus olduğu, dışına çıkmaya, ötesine geçmeye, üstüne yükselmeye çalıştığı boğucu, asimile edici ve massedici bir durumu, (neredeyse) bir “kötülüğü” ifade eder ve bu yüzden de daima bir aynılık, bir içkinlik rejimiyle özdeşleştirilir. Sonuç olarak, Levinas’ın felsefesi varlığın boğucu, kişisizleştirici ve anlamsız işleyişinde mahpus kalan öznenin varlıktan başka olana iştiyakını, varlığı aşma ve onun ötesine geçme özlemini ifade eder. Anlamı varlığın dışında ve varlığa rağmen arayan bir aşkınlık felsefesidir bu. Şu halde Levinas’ta aşkınlık ve anlam (ve aşkınlığın anlamı) asıl olarak varlığın aşılmasında ortaya çıkar. Böylesi bir aşma, somut olarak, etikte ve etik yoluyla vuku bulabilir ancak. Etik, başkası ile – nam-ı diğer öteki ile – dolaysız ve asimetrik ilişkidir. Özne, bu ilişki yoluyla kendine dolayısıyla varlığa zincirlenmişlikten kurtulur ve böylece öteki’nin yüzünden öte’ye yani aşkın olana açılma imkanına kavuşur. Kısacası etik terimlerde ifadesini bulan ötekiyle karşılaşma, varlığı aşmanın bir, hatta biricik imkanıdır Levinas’ta.
Levinas’ın felsefesi bir ontoloji eleştirisinden ibaret değildir, ama bunun ötesine geçen özgün içerimlere sahiptir. Yine de ontoloji eleştirisinin bu felsefenin kalkış noktasını ve başlangıç motivasyonunu oluşturduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Levinas’ın felsefesinin yalnız Heidegger’in düşüncesiyle değil aynı zamanda Husserl’in, Descartes’ın, Hegel’in, Rosenzweig’ın, Buber’in, Marcel’in, Bergson’un vd. düşünceleriyle de alışverişler ve polemikler içerisinde oluştuğunu belirtmeliyiz. Biz kendi açımızdan çalışmamızda, önceliklerine binaen, Levinas’ın bu saydığımız isimlerden daha ziyade ilk üçü veya dördüyle ilişkilerine ağırlık verdik. Son tahlilde, öyle düşünüyoruz ki, Levinas’ın felsefesinde birbiriyle bağlantılı üç eleştiri, bir yandan asıl olarak ontoloji eleştirisi, diğer yandansa ona bağlanan bütünlük eleştirisi ile entelektüalizm/idealizm eleştirisi temel ve belirleyici rol oynamaktadır. Bu çalışmada biz bu eleştirilere odaklanarak Levinas’ın felsefi söyleminin ne türden bir entelektüel çerçevede vücut bulduğunu göz önüne sermeye çalışıyoruz.
Evet, başlangıç motivasyonu itibarıyla Levinas’ın felsefesi; varlığı ve ontolojiyi dolayısıyla Heidegger’in düşüncesini aşma çabasıdır. Levinas bir başkalık felsefesi yoluyla bunu başarmayı dener. Bu surette o, başkası ile ilişkiyi, varlıkta kendini kendine raptedilmiş olarak bulan özne için bir selamet, bir kurtuluş imkânı olarak vaz eder. Birinci kesimde göreceğimiz üzere Levinas ilk kitaplarında başkasını erotik terimlerle düşünür ama sonradan bu yaklaşımı bir kenara bırakır ve onu münhasıran etik terimlerle tarif ve tasvir etmeye yönelir. Fakat gerek ilk eserlerinde gerekse sonrakilerde başka ve başkalık kavramları farklı şekillerde de olsa daima merkezi bir role sahiptir, zira varlığın aşılması ancak başkasıyla ilişki yoluyla mümkündür ve aşkınlığın anlamı ya da aşkınlık olarak anlamın kendisi tam da varlığın aşıldığı ya da inkıtaa uğradığı noktada ortaya çıkar. Sonuçta varlığın – aynılığın, içkinliğin ve mevcudiyetin – düzenine ait olmayan başkasıyla karşılaşma, özneye bu düzeni inkıtaa uğratma ve aşma imkânını sağlar. Böylece varlıktan çıkışın temel imkânı olarak başkasıyla karşılaşma, anlamın bizzat kaynağı olur. Burada anlam bilincin ideal yapılarının içkin bir oyununu ifade etmez. Anlam, haddizatında, başkasıyla karşılaşmanın somut, duyulur ve dolaysız yapısında yatar.
Levinas’ta başkasıyla ilişki, bilinçten, bilgiden, ışıktan ve kavranırlıktan (ya da kavranırlığın ışığından) kaçan şeyle, dolayısıyla da Aynı’nın kategorilerine ve bu kategorilere göre işleyen varlığın içkin düzenine indirgenemez olan şeyle ilişkidir. Başkası, benim massedemeyeceğim, temsil ve temessül edemeyeceğim yani kendi kapasiteme ve ölçülerime indirgeyemeyeceğim bir kişidir tam olarak, zira başkasının başkalığı ilişkide izafileşmez ama mutlak olarak kalır. Yine, başkası benim ona dair görüşümü mütemadiyen aşan, tasvirimden kaçan, tarifime sığmayan, ona dair tavsifimi hükümsüz kılan kişidir tam olarak. Başkası benim her türlü yakalama, kavrama ya da zapturapt çabamdan kaçar ve kelimenin tam olarak ifade ettiği gibi başka olarak kalır. Levinas’ın vaz ettiği haliyle başkası ile ilişkide ne ben’in içselliği ne de başkasının başkalığı halel görür, zira bu ilişkide terimler yani ben ve başkası ayrı, dolayısıyla mutlak olarak kalır. Ayrım ya da ayrılık böylece terimlerin birbirlerinde massolmamalarını yani birbirlerinde eriyip yitmemelerini temin eder ve teminata bağlar. Yine; terimler, onları dolayımlayacak bir bütünlükte tekilliklerini, kendiliklerini, kendilerine mahsus karakterlerini kaybetmezler, üçüncü bir terim aracılığıyla ideal, kavramsal ya da düşünsel bir genellikte massolmazlar. Ben-başkası ilişkisinde, ben ben olarak başkası başkası olarak kalır ki bu ayrı ama yakın olan tekilliklerin ilişkisidir. Terimleri dolayımlayan ve aşan bir bütünlük fikrine karşı çıkan Levinas terimlerin birbiriyle ilişki halinde olmakla birlikte kendiliklerini (tekilliklerini) koruyabildiği bir durumu metafizik olarak vaz eder. Başka bir ifadeyle terimlerin birliğini veya kaynaşımını varsayan bir aşkınlık tasavvurunun aksine Levinas ayrılık yoluyla vuku bulan ve bütünleşmenin söz konusu olmadığı bir aşkınlık tasavvurunu öne çıkarır. Buna göre terimler ilişkide birbirlerine karışmazlar ve katışmazlar, ama bir yakınlık içre ayrılık rejimi uyarınca kendileri olarak kalırlar. Terimlerin tekilliğinin dolayımlayıcı süreçlerde massolup yittiği bütünlük fikrine karşı gelişen Levinas’ın felsefesinde bir yandan ben’in içselliği, diğer yandan başkasının başkalığı güçlü bir biçimde vurgulanır. Bütünlük eleştirisi yoluyla Levinas, genel olana karşı tekil olanı öne çıkarır ve tekil olanın (yani ben’in ve/veya başkası’nın) somut, dolaysız ve duyulur karakterine vurgu yapar. Yine bu çerçevede Levinas, tekil olanın genellik, soyutluk ve idealite planında kavramlarla dolayımlanışından önceki somut-duyusal-dolayımsız düzeye anlamın kaynağı olarak dikkat çeker. Böylece o, özneyi ve öznenin başkasıyla ilişkisini ilkin ve öncelikle bu asli düzeyden itibaren kavramaya çalışır. Bu anti-entelektüalist yaklaşımın gereği olarak Levinas’ın aşkınlık tasavvuru soyut, düşünümsel ve temaşa temelli değildir. Levinas’ta aşkınlık, etik somutluk içerisinde, yani ben-başkası ilişkisinin müşahhas ve şahsi yapısı içerisinde gerçekleşir. Aşkınlığın yeri etik ilişkidir ve etik ilişki ancak etten kemikten müşahhas şahıslar arasında vuku bulur. Çalışmamızın akışı esnasında Levinas’ın somut, dolaysız ve duyulur olanı ayrıcalıklı kılarken, idealist ve entelektüalist yaklaşımları nasıl ve niçin tartışma konusu ettiğini daha yakından göreceğiz.
Levinas varlık kavramını tartışma konusu ederken aynı zamanda bilinç, logos ve bilgi kavramlarını da tartışma konusu eder, zira varlık bilgide ve bilgi yoluyla tezahür eder. Yine bundan ötürü bilinç-ve-varlık, tam da onto-logie teriminin düşündürdüğü üzere, birbirinin bağlılaşığıdır. Böylece, Levinas’ın varlığa ve onun aynılık rejimine yönelik eleştirisi aynı zamanda bilincin içkinliğine, giderek bilişsel kavranırlığın doğasına yönelik bir eleştiri halini alır. Levinas başkalığın (ölümün, geleceğin, dişil olanın ve karşımdaki şahsın başkalığının) ışığı talep eden bilgiden kaçtığını ve çözündürülemez, massedilemez, indirgenemez, özümsenemez bir gizem içerdiğini savunur; gizem, ışıktan kaçan şeydir tam olarak. Haddizatında başkalık, bilincin, bilginin, logos’un ve düşünümün (felsefenin!) kendi terimlerine çeviremediği, ayrıksılığından edip ehlileştiremediği, aynılık rejimine dahil edemediği bir fazlalıktır. İşte Levinas anlamın aslını ya da asli anlamı tam da bu fazlalıkta arar. Fazlalık olarak başkalık, bir aynılık ve içkinlik rejimine göre işleyen varlığa sığmadığı ve onu aştığı ölçüde onto-logique düzeni altüst eder ve bu altüst oluşta anlamın kaynağı olarak varlık-tan-başka kendini duyurur. Kendini bir bütünde massolmaya bırakmayan ve tekilliğini muhafaza ederek dolayımdan mütemadiyen kaçan başkalık ile ilişkide biz aşkınlığa açılmanın bizzat imkânını buluruz. Levinas’a göre aşkınlık, başka olanın bilincin ve varlığın kategorilerini altüst ettiği, kesintiye uğrattığı veya aştığı yerde mümkündür ancak. Bu anlamda aşkınlık varlığa göre fazla olanı ve/ya varlığın ötesini ifade eder daima. Sonuçta bu aşkınlık aklın yalnızlığında, düşünümün soyutluğunda ya da temaşanın dinginliğinde gerçekleşmez; bilakis, etikte yani insan insana ilişkinin somutluğunda ve dolaysızlığında gerçekleşir. Levinas’a göre, bizi varlığın ötesine kılavuzlayan etik, aşkınlığın – ve metafiziğin – gerçekleştiği biricik yerdir, daha doğrusu yer-olmayan’dır.
Levinas aşkınlığın yani varlığı aşmanın imkânını ilkin erosta aramışsa da nihai ve kesin anlamda onu etikte bulmuştur. Erosun ve dişil başkalıkla ilişkinin merkeze alındığı ilk dönemin ardından etik, filozof için aşkınlığın biricik modeli haline gelir. Ama belirtmek gerekir ki hem erosun baş tacı edildiği ilk döneminde hem de etiğin kesin ve nihai olarak ayrıcalıklı kılındığı sonraki döneminde başkasıyla ilişki Levinas için daima ve her halükarda ön plandadır. Başkası, hâkimiyetime direnen, zapturaptımdan kaçan ve ona dair sahip olduğum fikre sığmayan kimsedir. Keza başkası, öznenin yalnızlığını, kendine zincirlenmişliğini kıran ve onu varlığın, bilginin ve logos’un ötesine taşıyan kimsedir. Başkası ile ilişki yoluyla ben kendine, dolayısıyla varlığa mesafe alır, içinde mahpus kaldığı ego-onto-lojik döngüyü kırar ve varlıktan başka olana uyanır.
Bu surette biz Levinas’ın özneyi onto-logie’nin (varlığın, bilginin; varlığın bilgisinin) kategorileri dışında ve başkası ile ilişki içinde tasarlama çabasına tanık oluyoruz. Bu öznelik tasavvuruna göre ben başkası ile ilişkide varlığın ötesine geçer ve aşkınlık imkanına kavuşur. Başkası, bilgiyle kuşatılamaz, görüşe gelmez, bir bağlama, bir ufka oturtulamaz, bir nesne ya da bir tema haline sokulamaz olduğundan “dünyadan değildir”, dolayısıyla başkası (öteki) ile ilişki haddizatında öte ile bir ilişki, aşkınlık ile bir ilişkidir. Levinas özneyi bir Heidegger gibi varlığın kipliği olarak düşünmez ya da onu felsefedeki yaygın teamül uyarınca bilinçten (dolayısıyla da özerklikten ve özgürlükten) itibaren tasavvur etmez, ama özneyi etiğin öğesi olarak gördüğü sorumluluk temelinde tasvir ve tarif eder. Müteakip sayfalarda etraflıca göreceğimiz üzere Levinasçı özne etik ilişkinin yüz-yüzeliğinde özneleşir: O, başkasına karşı sorumlulukta bireyleşir, dahası biricikleşir.
Levinas’ın öznesi “tasavvurumdaki” değil “karşımdaki” insandır, zihnen tasarladığım değil, bizzat karşılaştığım şahıstır; ihtiyaçları olan, bana bakan, benimle konuşan müşahhas insandır. “Yalnızca karşılaşılan insanın bir anlamı vardır” diye yazar Levinas. Bu yüzden de asıl anlamı, bu “karşılaşılan” insandan yani yüz yüze ilişkide müşahhas bir şahıs olarak karşımda bulduğum başkası’ndan itibaren düşünür. İşte etik özneliğin özünü oluşturan sorumluluk, benim karşımdaki insana cevap vermemle, mukabelede bulunmamla, ona duyarlı olmamla başlar ki bu da verme’nin maddiliğinde vuku bulur. Özneliğin tanımında asıl olan, felsefe tarihinin genel olarak iddia ettiği gibi bilinç değil, sorumluluktur; böylece bilinci, dolayısıyla özerkliği ve özgürlüğü merkeze yerleştiren ve bu yüzden de soyut düşünüm ve kavramsal idealite planını ayrıcalıklı sayan entelektüalist eğilime sahip felsefi yaklaşımların hilafına Levinas, duyulur, dolaysız ve somut olanı öne çıkarır ve bu çerçevede özneliğin tanımında sorumluluğa merkezi bir önem atfeder. Bu yaklaşım, “bilincin özgürlüğü” (spontaneity of consciousness) fikrini el üstünde tutan Yunan kaynaklı felsefeye karşı, İbrani/monoteist yaklaşımda ifadesini bulan “vicdanın titizliği” (strictness of conscience) fikrini üstün tutmakta ve sorumluluk ile rahatsız vicdanı had safhada vurgulamasıyla etik hassasiyeti insanın insanlığının tam da özü olarak takdim etmektedir. Etiğin ontolojiye önceliğini savunan ve (başkası karşısında çıkar-gözetmezlik olarak) sorumluluğu varlığın (dolayısıyla varlıkta-diretme’nin) bağlılaşığı olan bilince göre daha aslî ve daha belirleyici sayan Levinas, yüz-yüze’lik temelinde onto-logique olmayan bir öznelik tasavvuru geliştirir. Sonuçta bazen felsefeye ‘felsefi-olmayan’ (Yunani-olmayan!) bir şeyi ilka ediyormuş gibi görünse de, Levinas bu çabasını her şeye rağmen felsefi bir söylem içerisinde kalarak, kalmaya çalışarak yürütür. Denebilirse, Levinas’ın düşünce hayatına en özgün katkıları onun (Yunan kaynaklı; varlık, bilinç, özerklik ve özgürlük merkezli) felsefenin sınırlarını zorluyor ya da ihlal ediyor göründüğü noktada ortaya çıkar. Talmud pasajlarına yaptığı şerhlerin de gösterdiği üzere, onun bir ayağı felsefede ise diğer ayağı İbrani gelenektedir.
Yahudi kültürü Levinas’ın düşüncesinin teşekkülünde kuşkusuz büyük bir role sahiptir. Keza, filozofun “öteki” vurgusunda Yahudilik öğretileri bir yana, Yahudilerin yaşadığı tarihsel bir deneyiminin yani Nazi dehşetinin önemli bir payı vardır. Levinas’ın felsefesinin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aldığı dönemeçte, yani Heidegger’e ve varlık düşüncesine karşı başlangıçtaki hayranlığın sonradan husumete inkılap etmesinde, bu köklü tavır değişikliğinde, Alman filozofun Nasyonal-Sosyalist Parti’ye katılmasının ve Hitler rejimi altında Yahudilerin yaşadığı trajik olayların hiç kuşkusuz belirleyici bir rolü olmuştur. Nitekim Levinas, otobiyografik makalesi “İmza”da, “bu yaşamöyküsü Nazi dehşetinin önsezisi ve anısı tarafından belirlenmiştir” diye yazar. ‘Ötekine saygı talebi’ ve ‘bütün-leşmeye ve massolmaya karşı tekilliğin müdafaası’ olarak Levinas’ın felsefesi, uç verdiği sosyo-politik konjonktür hesaba katıldığında, Avrupaî aynılığı aralama ve bu surette Yahudi ötekiliğe bir alan açma çabası olarak da görülebilir bir bakıma. Motivasyonları ne olursa olsun, kavuştuğu özgün form nedeniyle Levinas’ın felsefesi giderek artan bir ilginin odağı olmuş ve çok farklı düzeylerde okumaların mehazı haline gelmiştir.
Levinas’ın etiği haddizatında bir metafiziktir, bir ilk felsefedir. Filozofta felsefeyi, hatta denebilirse her şeyi etikte temellendirme çabası vardır ki zımnında bütünleme ve indirgeme riski taşıdığını düşündüğümüzden tartışma konusu ettiğimiz bir husustur bu. Emmanuel Levinas’ın metafiziğine bir ölçüde eleştirel bir giriş olarak tasarladığımız bu çalışma, doğaldır ki konusunu tüketme iddiasından uzaktır ve belli bir bakış açısının ürünüdür. Levinas’ın fikirleri aynı zamanda siyasetbilim ve sosyoloji gibi disiplinlerin alanına çekilerek ele alınamaz mıydı? Ele alınabilirdi hiç kuşkusuz. Ama bu, bizim bu kitapta gözettiğimiz amacın ve onun gerektirdiği çerçevenin dışında kalıyor. Bu kitabın ana amacı Levinas’ın metafiziğini, yani onun ilk felsefe olarak etiğini ele alıp değerlendirmekten ibarettir; etiğin metafiziğin alanı dışında, söz gelimi sosyal bilimlerin alanında ifade ettiği anlamı araştırmak esasen bu kitabın kapsamına girmiyor. Yeri gelmişken vurgulamak isteriz ki Levinasçı kavramların sosyal bilimler tarafından alımlanışında (temessül ve temellük edilişinde!) bazen ortaya çıkan karışıklık ve yanlış anlamalar, çoğu durumda, bu kavramların evveliyetle metafizik düzeye ait oldukları gerçeğinin ıskalanmasından kaynaklanmaktadır. Levinas’taki en önemli kavramlardan biri, belki de birincisi olan “öteki”nin bilhassa sosyal bilimlerde cari olan genelgeçer anlayış uyarınca ilkin ve çoğunlukla fenomenal düzeyde anlaşılması (ve giderek bu düzeye indirgenmesi) böylesi bir karışıklığın ya da yanlış anlamanın ilginç dahası semptomatik bir örneğini oluşturur. İmdi, Levinasçı söylem çerçevesinde öznenin ve ötekinin ve bunlar arasındaki ilişkinin fenomenal-ötesi (yani meta-fizik) anlamını araştırmak bu çalışmanın mihverini oluşturuyor. Esasen fenomenal anlamda ötekilik de asli anlamını ötekiliğin bağlam-aşırı metafizik anlamından alır, yani nihai temeline ve gerekçesine fenomenal-ötesi düzeyde kavuşur. Bu meseleler bizi etik-ontoloji ve/veya Söyleme-Söylenen arasındaki girift ilişkileri tartışmaya götürür ki biz bunu III. Kesim’de bir ölçüde yapmaya çalıştık. Burada Levinas’ta ontolojinin etiğe, Söylenen’in Söyleme’ye, fenomenal planın fenomenal-ötesi plana tabi kılındığını, orada temellendirildiğini belirtmekle yetinelim.
Bu çalışmada, Levinasçı metafiziğin (ilk felsefe olarak etiğin) belli başlı nirengi noktalarını ele almayı amaçlayan analizler başlıca olarak dört temel mefhum etrafında dönmektedir: Başkalık – anlam – duyarlık – öznelik. Levinas’ın felsefesinde merkezi bir rol oynayan bu dört mefhum birbiriyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Etik tasavvurunu önemli ölçüde bu mefhumlar üzerinden geliştiren filozof, söz konusu mefhumların ve onlarla bağlantılı diğerlerinin trans-ontolojik yani fenomenal-ötesi anlamlarını vuzuha kavuşturmaya ve bu yolla da etiği ilk felsefe olarak, ‘her şeyin’ temeli ve aslı olarak ortaya koymaya çalışır. Yine, onun ontolojiye, bütünlük fikrine, idealizme ve/veya entelektüalizme yönelik eleştirilerinde bu mefhumlar ve ilişkili oldukları meseleler ağırlıklı bir rol oynar.
Bu çalışmada biz, Levinas’ın felsefesini gelişimi içerisinde incelemeyi hedefliyoruz. Bu amaçla her biri bu kitaptaki bir kesime tekabül eden üç dönem ayırt ettik. Levinas’ın ilk dönemine tahsis ettiğimiz I. Kesim’de onun gençlik dönemi eserlerine odaklanıyoruz. Bu eserlerin tahliliyle, filozofun düşüncesinin başlangıç uğraklarını, onun olgun felsefesini hazırlayan düşünsel iklimi, kısaca filozofun sonraki eserlerine giden yolu aydınlatmaya çalışıyoruz. Filozofun sonradan nihai şekline kavuşacak olan olgun düşüncesinin ilk biçimlerine, taslaklarına ve temel saiklerine onun gençlik eserlerinde rastlanabilir. Levinas’ın gençlik dönemi eserlerini ele alan ve hazırlık mahiyetinde olan bu kesimin sonraki kesimlerde tartışılan meseleler için bir zemin sağlayacağını düşünüyoruz. II. Kesim, bir ilk felsefe ve bir metafizik olarak etiğin şekli ve şemaili belli, net bir iddia ve belirgin bir söylem olarak ortaya çıktığı sonraki dönemi ele alıyor. Bu kesimde, Bütünlük ve Sonsuz. Dışsallık Üzerine Deneme (1961) ile onun etrafında örülen metinlerden hareketle Levinas’ın bu dönemdeki belli başlı savlarını ele alıyor ve tartışıyoruz. Nihayet, III. (ve son) Kesim’de Levinas’ın düşüncesinin bir anlamda tamamlandığı veya nihai bir forma kavuştuğu son dönemini ele alıyoruz. Bu kesim, Levinas’ın baş yapıtı olarak görülebilecek olan Varlıktan Başka Türlü ve Varlaşmanın Ötesinde’nin (1974) içerdiği bazı temel meseleler çevresinde bilhassa da etik öznelik meselesi çevresinde dönüyor. Bu dönemlendirme yoluyla biz Levinas’ın bir dönemden diğerine felsefi güzergahını ortaya koymayı, böylece de gerektiğinde bu güzergahtaki süreklilik ve süreksizliklere, yenilik, farklılık ve dönüşümlere işaret edebilmeyi umduk. Bu dönemlendirme kati değil, eğilimseldir; Levinas’ın felsefi gelişimi hakkında bir fikir vermeyi amaçlamaktadır.
Kuşkusuz Levinas’ın düşünce mirası felsefi eserlerinden ibaret değildir. Söz gelimi o bir filozof olduğu gibi bir Talmud şârihidir de. Ancak bu çalışma temelde Levinas’ın felsefesine, felsefi yaklaşımına odaklandığından onun konfesyonel ve politik yazılarına yalnızca istisnai olarak değiniyor.Bu çalışmanın amacı Levinas’ın düşüncesini bütün yönleriyle aksettirmekten ziyade okuyucuyu Levinasçı metafiziğin temel meselelerine aşina kılmaktır. Hemen işaret edelim ki bu, Levinas’ın tarzına aşina olmayı gerektiriyor aynı zamanda. Levinas’ın tahlilleri önermelerle, postülalarla, aksiyomlarla adım adım ilerlemez, ispat (démostration) amacı gütmez; temelde tasvire (description) dayalı bir yaklaşım içinde tekrarlarla, sıçramalarla, dönüşlerle, farklı bir yönden, başka bir düzeyde, meseleyi, hep aynı meseleyi bir daha, hep bir daha, yeni baştan ele alışlarla açılır ve gelişir. Burada Derrida’nın Bütünlük ve Sonsuz için sarf ettiği ifadelere başvurabiliriz: “Temaların gelişimi, suların bir sahil karşısındaki sonsuz ısrarıyla akar: aynı dalganın hep aynı kıyıya geri dönüşü ve tekrarıdır bu; bu dalga her defasında kendini özetlediği halde, sonsuzca yenilenir ve zenginleşir”.
Meta-fenomenolojik – meta-fizik – bir alanı, kavramsal olmayan bir alanı, kavramlarla açık kılmaya, işaret etmeye, belirginleştirmeye yönelen bu yaklaşım, yöntem olarak – son tahlilde – yine de fenomenolojiktir. Belki de paradoksal bir biçimde Levinas, zuhurun, tezahürün ötesini kurcalar bu yöntemle. Ne olursa olsun, Levinas ile birlikte ilk felsefe katına yükselen etik, şu veya bu şekilde, felsefi söyleme dahil edilen öte’nin – biricik – mazharı haline dönüşmüştür. Peki ama felsefe’nin öte’si ile (şu veya bu şekilde felsefi söyleme dahil edilmiş öte ile), düşünümün, logos’un, bilme’nin eriminde olmayan haddizatında öte arasında bir kez daha ayrıma gitmek gerekmez mi? Sonuç olarak, felsefi söyleme şu veya bu şekilde dahil edilmiş, onun nesnesi kılınmış, onun terimlerine çevrilmiş öte’den bir kez daha kuşkulanmak gerekmez mi? Felsefi söylemde dile gelen öte’nin eni konu ‘felsefenin ötesi’ olduğunu teslim etmemiz gerekmez mi? Her ne hal ise, Levinas'ın yapıtı okuyucuyu felsefi söylemin doğasını sorgulaması için kışkırtmakla kalmıyor aynı zamanda bilme'nin solipsizmi üzerine bir kez daha düşünmeye davet ediyor onu. Öteye geçmek varlığın, ama aynı zamanda onun bağlılaşığı olan bilme’nin ötesine geçmektir. Bilme’nin, yani felsefenin… Öteye geçmek, başka ile, başkası ile, başkalık ile ilişkide gerçekleşir – ve tabii, felsefi-olmayan bir tarzda. Tuhaflık şuradadır ki Levinas bunu yine felsefi bir dille ifade etmiştir. Bir bakıma bir eşik felsefesidir onunkisi; eşikte olmanın salınımını, gerilimini ve tereddüdünü kendisinde taşır. Levinas’ın felsefenin, bilme’nin, logos’un ve fenomenolojinin sınırlarında nasıl gezindiğini görmek bizim için ilginç ve öğretici bir deneyim olmuştur. Umarız okuyucu için de öyle olur.
Son olarak, temelde tekrar ve özetleme mantığına dayandığından tezin sonuç kısmına bu metinde yer vermek istemedim. Yeni bir sonuç yazmak ise – içimden gelmediğinden – elimden gelmedi. Böylece metin sonuçsuz kaldı. Ama şunu söyleyebilirim: Metni sonlandıran “Özne ve Sonsuz” bahsi esasen bir bitişe değil ama, kendinin berisine gitmek suretiyle varlığın ötesine geçmek anlamında, dolayısıyla esinlenme-ve-hürleşme anlamında bir hitamdan ziyade yeni, yepyeni bir başlangıcaya da yenilenmeye işaret ediyor esasında. Dahası Sonsuz’a açılan öznelik hiçbir şekilde bir kapanımı değil, ama ucu-açık bir olayı, belki de ucu-açıklığın bizzat olayını ifade ediyor. Bu yüzden, metni son-uç’suz yani ucu-açık bırakma fikri bana hoş göründü. Umarım okuyucu da hoş görür. Ve nihayet, dileyen “Giriş” kısmını pekâlâ “Sonuç” yerine de okuyabilir: “In my beginning is my end” (Eliot).