ISBN: 605-326-21-45 • Sayfa Sayısı: 312 • Format: Kitap
Kitaptan bir bölüm:
MEDYATİZM ÇAĞINDA İLETİŞİMİN ÖZÜNÜ YENİDEN DÜŞÜNMEK
Medyayı, giderek medyatizmi eleştiri konusu ettiğimiz bu tebliğe bir medya haberi ile, medyatizm fenomenini hayli çarpıcı bir biçimde örneklendiren bir haberle başlamak bana isabetli görünüyor. Medyatizmin ne idüğünü anlamak ve anlatmak için medya ile bir parça meşgul olmakta beis olmasa gerek! Evet, ilkin şu habere kulak vermenizi istiyorum, zira sonradan söyleyeceklerime kısmen de olsa mesnet ve bahane teşkil ediyor.
İletişim çağı, teknoloji devri ya da modern dünya. İçinde bulunduğumuz döneme verilen bazı isimler bunlar. Artık modern dünya sayesinde bir çoğumuz fazlasıyla lükse sahibiz; ama uzmanlara göre aslında modern hayat bir yandan da yalnızlaşmamıza neden oluyor. Çünkü gelecek kaygısıyla kariyer planlarının peşinden gidiyoruz. Çevremizi kuşatan teknoloji ve sosyal medya da zamanla asosyal olmamızı hızlandırıyor. İşte hayatını yalnız başına geçirmek zoruna kalanlar için bu noktada aslında kadınlar için devreye sıra dışı fikirler giriyor. Yalnız kalanlar için en farklı uygulamalar genellikle Japonya’da görülüyor. Unicare isimli bir Japon şirket huzur sandalyesi geliştirdi örneğin. Yalnızlık çekip birilerinin sarılmasına ihtiyacı olanlar için tasarlandı. Üzerine oturana sarılan sandalye beş yüz dolardan satılıyor. Aynı şirket tek başlarına kalan yaşlıları da unutmadı. Paro isimli bir robot tasarlandı. Sevimli bir fok yavrusu şeklinde geliştirildi. Sahibine içmesi gereken ilaçları hatırlatıyor. Hatta onun için şarkılar bile söylüyor. Ancak en önemlisi yaşlı kadın veya erkek Paro’ya sarılarak özlediklerinin hasretini gideriyor. Bunun dışında Japonya’da kadınlara yalnız olduklarını unutturan kafe var. Başkent Tokyo’daki Buvi isimli kafe büyük ilgi görüyor. Ünlü çizgi film karakteri Buvi bu kafenin müşterileriyle yemek yiyor. Müşteriler kısa süreliğine de olsa yalnız olduklarını unutuyor. Bir de uşak kafeleri var. Sadece kadın müşterilere hizmet veriyorlar. Kafelerin içerisi özel kıyafetlerle hazırlanmış tiyatro sahnesi gibi. Müşteri daha içeri girer girmez prenses gibi karşılanıyor. Tacı giydiriliyor. Hatta yemeğin sonunda müşteri isterse uşaklarıyla birlikte hatıra fotoğrafı çektirebiliyor. Ama bunun için bin beş yüz yen yani yaklaşık otuz TL ekstra ödeme yapılması gerekiyor. Yalnızlık çeken Japon kadınlar için kiralık erkek arkadaşı sağlayan Japon şirketlerin de sayısı her geçen gün artıyor. Özellikle iş kadınları bu yönteme başvuruyor. Kendi seçtikleri yakışıklı bir erkekle bir akşam yemeği yiyorlar veya güneşin batışını seyrediyorlar. Bu kiralık erkek arkadaşı uygulama programında cinsel ilişkiye girmek kesinlikle yasak. Tüm bunların dışında yüz yirmi yedi milyon nüfuslu Japonya’da kadınların gün içerisinde uyumaları için kestirme kafeleri bulunuyor. Yoğun iş temposundan bunalan kadınlar hafta içi saat 8.00 ile 18.00 arasında hizmet veren bu kafelere gidiyor. On dakikası 150 yen yani yaklaşık 3 TL karşılığında gündüz uykuları yapabiliyorlar. Boşanmış anneler ve metroda tacize uğrayan kadınlar da unutulmamış. Japonya’da 2005’ten bu yana sadece kadınların kullandığı pembe vagonlar hizmet veriyor. Kadınlar kendi isteklerine göre her daim polisin teftiş ettiği pembe vagonları tercih ediyor. Veya sahil kenti Osaka’da boşanmış çocuklu kadınlar için bir site oluşturuldu. Kadınlar burada herhangi bir peşinat ödemeden ve kefile ihtiyaç duymadan daha düşük kira ödeyerek evlerde kalabiliyorlar. Yalnız yaşayanlar için sıra dışı bir uygulama da Amerika’da hayata geçirildi. Otuz yaşındaki Samanta Hess isimli bir kadının projesi bu. Samanta Hess de dünyanın ilk profesyonel kucaklayıcısı oldu. Kısa bir süre önce Haydi Beni Kucakla (Cuddle Up To Me) isimli bir kafe açtı. Burada saati altmış dolardan müşterilerine sarılma hizmeti sunuyor. Hatta daha kafeyi açtığı ilk hafta on binden fazla randevu maili aldı.
Evet, bu tebliğ vesilesiyle çağımızın başat bir fenomeni olan medya kültürünü, şu halde Medyatizmi eleştirmeye ve bu eleştiri yedeğinde iletişimin tağşişe uğrayan özünü yeniden düşünmeye çalışacağız. Medya ve kültürü hiç kuşkusuz çağdaş dünyamızı derinlemesine karakterize ediyor. “Karakterize ediyor” yerine yoksa “kuşatıyor, istila ediyor” mu demeliydim? Söz konusu olan, bir nesne (ob-jet) gibi dışımızda/karşımızda duran bir şey olmaktan ziyade, bizi sarıp sarmalayan, bizi vakumlayıp içine alan, bizi içinde mahsur bırakan bir fenomen. Bir tüm-fenomen bu, yani dışarıda hiçbir şey bırakmamacasına her şeyi içeren, giderek “dışarı” kavramını buharlaştıran bir fenomen. Bu yüzden salt medya kültürü demekten ziyade zaman zaman bir neolojizme başvuruyor ve Medyatizm diyorum.
Şimdi durup soralım: Bu sempozyum vesilesiyle serdedilen, serdedilecek olan konuşmalar, medya üzerine yapılan konuşmalar mı, yoksa medya içinde/n yapılan konuşmalar mı? Daha ziyade hangisi? Medyatikliğin içine gark oluşumuz ölçüsünde medya üzerine konuşmanın güçlüğü aşikâr değil mi? Bir medya kültürü içine hapsolmuş değil miyiz? İçine hapsolduğumuz durumun bir tür Medyatizm olduğu doğru değil mi? Burada medya kültürünü eleştirirken bir yandan da onu tahkim etmiyor muyuz? Bizi (zaman zaman veya kısmen) baskın medya kültürünün ya da Medyatizmin dışında tutacak bir vasata ya da vasıtalara sahip miyiz? Yoksa medyatik anafor içinde oradan oraya savrulmaya devam mı ediyoruz? Hayatımızın Medyatizmin erimi içerisine düşmeyen bir yanı kaldı mı? Boşluk bırakmamacasına hayatımızın hemen her alanına nüfuz ve sirayet eden Medyatizmi temel noktalardan hareketle yeni baştan tartışma konusu etmenin zamanı gelmedi mi?
Geniş anlamıyla Medyatizmin, toplum, din, sanat, bilim vesaire her şeyi kuşatıp massettiği bu şartlarda, medya üzerine konuşmakta güçlük çekiyor, medyayı karşımıza alıp nesneleştiremiyor, ona istesek de tam anlamıyla karşı çıkamıyor, itirazımızı yükseltemiyoruz. Medyatizm, içinde soluk alıp verdiğimiz, devindiğimiz bir atmosfer, bizi sarıp sarmalayan sun’i bir ortam, örtük bir ideoloji. Çağımızda giderek bir tüm-fenomen haline gelip Teknolojiyle tedahül eden Medyatizmi (Tekno-Medyatizm) tasvire çalışmak, onu tartışmada, ona karşı çıkmada bize bir başlangıç noktası sağlayabilir. Medyatizmin hükümranlığı altında ne olduğumuzu, ne hâle geldiğimizi, nereden nereye savrulduğumuzu tasvire çalışmak faydadan hâli değil.
Medya kültürü, çağımızın bir bakıma ufkî, bir bakıma da enfüsî bir olayı olarak iyiden iyiye (yoksa kötüden betere mi demeliyim?) hayatımızda yer alıyor, hayatımızı yoğurarak değiştiriyor, onu önceden kestiremeyeceğimiz bir yere doğru götürüyor. Medya kültürü, hayatımızı ve varlık ile ilişkimizi değiştirdikçe, hayatımızın aslî bir öğesi olarak iletişimin özü de değişiyor. Hiç kuşkusuz, sosyal varlıklar olduğumuz için veya sosyal varlıklar olduğumuz kadar “iletişimde olan, iletişimde bir şey olan varlıklar”ız biz. Medya kültürü, bugün, iletişim dediğimiz şu belki de en temel insanî olguyu çoktan tekeline almış, ona çoktan damgasını vurmuş bulunuyor. Oysa iletişim bizim için arızî bir unsur değil, ama insanlığımızın bizzat özüne müteallik. Dahası iletişim, medyatik anlamının ötesinde ve/veya berisinde yatan derin bir anlama ve geniş bir ufka sahip. Evet, türlü şekillerde iletişim kuran, iletişimde olan varlıklarız biz. Çağımıza ârız olan Medyatizm (ve onunla doğrudan doğruya irtibatlı olan Teknoloji) fenomeni, iletişimin özünü, nereye varacağını tam olarak kestiremediğimiz bir şekilde kötüden betere tağşiş ediyor, giderek onun sahici anlamını berhava ediyor. Belki de, ilk olarak, esasta iletişim nedir, sahiden ne anlam ifade eder, bunu araştırmalıyız.
Yalıtık olamayız, yalnız kalamayız. Hemcinslerimizle, diğer varlıklarla ve genel olarak varlıkla hemhâl olmak durumundayız. “Dışarının varsayılması” ve sonra “dışarının yakınlığı” olarak iletişim, bizim temel bir tavrımız, bizim varoluşsal bir veçhemiz. Medyatizm bu temel tavrı, bu varoluşsal veçheyi mütemadiyen ıskalamaktadır. İnsan özü gereği iletişimde bulunan bir varlık. Toplum, iletişimde bulunan varlıkların toplumu. İddiamız o ki çağımızda mevcut iletişimin tarzı, yoğunluğu, hızı ve çapraşıklığı bizi sahiden iletişimde bulunmaktan, iletişimin özüne uygun bir biçimde tavır almaktan men ediyor, uzaklaştırıyor. Bu medyatik çağda, iletişimin özü, aslı, esası değiştikçe, yani dışarısının yakınlığı bir içkinlik ekonomisinde massedildikçe, bizim varlıkla ilişkimiz de değişiyor yani bozuma uğruyor. Tehlike şurada ki, bu değişim, bu bozulma bizatihi insanlığımıza ârız. Medyatik tasallut altında “dışarısı” diye bir şey neredeyse kalmadı. Medya dolayısıyla, neredeyse her zaman ve neredeyse her yerde aralıksız bir biçimde ve kolayca tersine yani uzaklığa inkılâp ediveren yapış yapış bir yakınlığı, bir sûreta yakınlığı idrak ediyoruz. Medyanın sağladığı birleşme ya da bitişme daha derin bir düzeyde kopuş ya da ayrılma olarak cereyan ediyor. Evet, medya yakınlığın özünü çürütüyor, kalp bir yakınlığı mütemadiyen tedavüle sokuyor, yakınlığın içini biteviye boşaltıyor. Sun’i bir yakınlığın geçer akçe olduğu vasatta sahici yakınlığın özlemini çekiyor, yokluğunu hissediyoruz. Hâlâ bir şeylerin özlemini çekebildiğimiz, yokluğunu hissedebildiğimiz için ise şükrediyoruz. Evet, medyatize iletişimin bu hızlı, bu yoğun, bu çapraşık vasatında özlem/özleme dediğimiz hâletiruhiyeyi de hiç farkında olmadığımız bir şekilde azar azar yitiriyoruz. Sonuçta, çağdaş/aktüel medyatize iletişim, dışta olanı mütemadiyen massetmeye, karşıda olanı içermeye yönelen bir tür “içkinlik kabarması” hâlini almış bulunuyor. Özlemeye konu bir şey yok, çünkü yakınlığın suyunun çıktığı bir vasatta artık mesafeden söz edemiyoruz. Özleme, mesafenin olduğu ve fakat mesafeyle birlikte yakınlığın da olduğu bir vaziyette mümkündür ancak. Medyatizm mesafeleri ortadan kaldırırken, uzaklık ve yakınlık kavramlarının anlamlarını da alt üst ediyor; sonuçta, bizi, niteliksiz bir uzamda, yönsüz bir boşlukta, sermest ve gayesiz, biteviye dönenir bir halde bırakıyor.
Evet, “dışarısı ile ilişki” olarak tanımladığımız iletişimin özü, post/modern koşullarda, derin bir tağşişe uğruyor; her tekil şey, ayrı, ayrıksı, farklı şey, içkin bir ortamda (medium) kendi olmaktan çıkmaya, medyatizasyona/dolayımlanmaya uğrayarak buharlaşmaya yüz tutuyor. İşbu Medyatizm Çağı’nda, ilk bakışta, her şey el altında, herkes ulaşılabilir, her şey mümkün görünüyor. Özlemeye ne hâcet! Pek mümkün görünmeyense, iletişimin özü ya da esası olarak adlandırdığımız ve artık istisnaî durumlarda ancak deneyimleyebildiğimiz, unuttuğumuz, unutayazdığımız “dışarı’nın yakınlığı”.
“Dışarının yakınlığı”, ötekiyle, nam-ı diğer özgeyle ilişkidir esasen. Özün (kendinin) özgeyi (kendi-olmayanı) özlemesindedir ki “dışarının yakınlığı” ilksel olarak tezahür eder. Fenomenolojik olarak konuşursak, kendiliksizliğin gayyasında, bir içte ve fakat içeriksiz bir içte ve kendisinden dahi ırak bir biçimde, büzülmüş ve kıvrılmış olarak yata-duran özün (kendinin) dışarı doğru atılması, dışarıya yönelmesi ya da açılmasıdır burada özleme dediğimiz. Öz-leme, sadece bir haletiruhiye olmayıp özün/kendinin kuvveden fiile çıkması yani gerçekleşmesidir aynı zamanda. Öz yani kendi özler: Öz, öz-leyerek kend’olur. Özün özgeyle (kendinin ötekiyle) ilişkisinin/iletişiminin temel tarzı olarak öz-leme, başka bir şeyi değil, tam da kend’oluşu veya onun bizzat imkânını ifade eder. İletişimin sahiciliği ya da sahici iletişim, özün özgeyle (kendinin kendi-olmayanla) dolaysız (immédiat) ve sahici (authentique) ilişkisinde yatar. Kısaca dendikte, iletişimin özü, özün iletişiminde saklıdır tam olarak. Öz yani kendi, özleme (eş deyişle: kend’oluş) temelinde, şu halde özgeyle ilişkiden/iletişimden itibaren ilksel anlamına kavuşur, temel hakikatine erer. Özlemede “uzak olarak uzak” “yakın olarak uzak” olur. Sonuçta, öz-özge arasındaki sun’î dolayımlardan maada birebir ilişkide, iletişimin ideali âdeta elle tutulur hâle gelir ki Medyatizmin ne öngörebileceği, ne de herhangi bir şekilde sağlayabileceği bir vaziyettir bu.
Çağdaş/aktüel anlamda iletişim, özüne (özsel anlamda iletişime) ihanet ederek serpilip gümrahlaştı. Bugün her şey ve herkes elimizin altında, dünya bir tık kadar yakın. Özlemeyle örülü yakınlıklar, özlemenin yakınlığı yok artık. Medyatizm (burada en temel ve en derin anlamda kullandığımız) özlemeyi unutturdu bize: Öz-leme’yi, tekrar edersek, bir birini bütünleyen çifte bir anlamda hem a) temel bir hâletiruhiye olarak yani “uzaklığın yakınlığı” olarak, hem de b) özün/kendinin fiilleşmesi yani gerçekleşmesi olarak ele alıyoruz burada. Temel bir hâletiruhiye olarak özleme, psikolojik düzeyde anlaşılıp tüketilebilecek bir duyguyu ifade etmez hiçbir biçimde, zira o en insanî olanın alanına aittir. Böyle olarak öz-leme, özün gerçekleşmesinde (kend’olma ya da kend’oluş dediğimiz olayda), bu da şu demektir ki ontolojik bir düzeyde bir temele ve nihaî bir izaha kavuşur. Evet, öz, özgeyi özlemede kendini, kend’özünü kuvveden fiile çıkarır ve nihaî anlamda kendini-gerçekleştirir. Demek ki, öz-leme, özün özgeye özsel yönelimini ifade eder ki buna eşlik eden duygudurumu keza aynı adla özlemedir. Anlaşılacağı üzere, öz ile özleme arasındaki etimolojik, giderek de varoluşsal bir ilgi vardır. Bu ilgi gereğince biz, (özün kuvveden fiile çıkması olarak aldığımız) öz-leme’yi, kend’olma olarak da anlamaya yol bulabiliyoruz, nasıl ki özü zaten kendi olarak da anlayabiliyorsak. Haddizatında öz-lemenin serencamı kendi’nin ontolojisine aittir.
Medyatizm, “dışarının yakınlığı” olarak özün özgeyle özleme ilişkisini unutturdu bize; bu durumda, giderek kendimizi, özümüzü, kend’özümüzü de unutur olduk. Sonuçta, Medyatizm, diğer pek çok kavramı olduğu gibi, yakınlık ve uzaklık kavramlarını da tersyüz ederek iletişimin derin anlamını çözündürüp buharlaştırdı: Medya üzerinden “iletişim”in (hangi iletişim?) en yoğun ve en hızlı bir biçimde yaşandığı bir çağda biz çokbilmiş özneler iletişimin özüyle beraber özün iletişimini de unuttuk her nasılsa. Ağır ağır yanan süt kazanına atılan kurbağa gibiyiz her birimiz. Medyatizm, biz pek farkında olmasak da, derece derece kendi-siz-leştiriyor bizi. Keza ontolojimizi en mahrem yerinden azar azar aşındırıyor.
T. S. Eliot, modern dünyada en fazla korktuğu şeylerden birinin atalarının deneyimlediği en temel hislerden (duygulanımlardan) bazılarının ortadan kalkması, artık hissedilmez olması olduğunu söyler bize. Özlemenin medyatik anlamda bozuma uğratıldığı bu dünya eskisi gibi değil artık. Dünya-da-olmaklığ’ımız dönüşüme uğruyor azar azar. Bu dünyada bazı temel hislere yer yok. Dindarlık gibi. Şu yaşadığımız dünyada, şu yaşadığımız yerde, sûreta artışına rağmen özü itibarıyla dindarca duygu, hızla medyatize olduğundan, aynı hızla kaybolma eğiliminde. Eliot’ın da teyit edeceği üzere, atalarımızın inandığı şeylere inandığımızı söylesek de, atalarımız gibi inanmıyoruz artık. İman ile inancı sık sık karıştırmamız bundan. Geçmişe oradan geleceğe yönelen ve bu yönelişte umut ve korku arasından salınan özleme, bir bakıma şimdi’nin bir edimi ya da duygulanımı olmakla birlikte, şimdi’ye ya da şimdi’nin dünyasına hapsolmuş değildir. Şimdinin sınırlarını aşar veya aşındırır özleme. Oysa sofuca özlemeyi, özlemedeki sofuluğu unutan, unutayazan bizler, içinde yaşadığımız Medyatizm çağında Gizem’e açıklık imkânından mahrum olarak Şimdi’ye hapsolmuş haldeyiz. Havasız, deliksiz bir dünyada bir Şimdi’nin emperyalizmidir sürüp gidiyor. Geçmişi ve Geleceği şimdi’leştirerek dünyayı ufuklarından ediyor, giderek dünyayı bir kapanım olarak deneyimliyoruz. Dünya, cebe sığacak kadar büzüldü artık. Gizemsizleştirilmiş zâten-mâlum bir dünyada yaşayan mahcup pozitivistleriz biz.
Medyatizmin albenisine, afra tafrasına karşı sahici ilişkiler gerek bize. Sahici ilişkiler derken kastımız, soluksuz ve fasılasız bir şekilde, eş-zamanlılığı buyuran yapış yapış medyatik ilişkiye karşın, arada mesafe ile beklemenin/sabrın olduğu yavaş ama derin ilişkiler. Sahici bir ilişkide her şeyden önce karşımda gerçek, müşahhas bir muhatap vardır. Burada kastettiğimiz, muhatapla ve ona ilişkin olan şeyle; bir unsurla, Sistem’in parçası bir unsurla ilişkiye geçer gibi değil de, sahiden ve kişisel olarak, müşahhas ve dolay-sız (im-médiat) bir biçimde ilişki kurmak, iletişimde bulunmaktır. Benden sana, senden bana, muhataplar arası ilişkidir bu. Buber’in diyeceği gibi “Ben-Sen ilişkisi”dir ya da Levinas’ın diyeceği gibi “yüz yüze ilişki”dir bir bakıma bu. Muhatabımla ilişkim teknik değildir, esasta teknik değildir, ama şahsîdir. Bu ilişkide araçların sistemik bir fonksiyonu yoktur. Araçlar kendinde amaç haline dönüşmemiş olup salt araçlık düzeyindedir. Araçlar tâlî, muhataptan muhataba ilişki asıldır. Muhatap dostum ya da düşmanım olabilir. Elimi ona tokalaşmak için de, tokat atmak için de uzatabilirim. Her koşulda karşımda daima müşahhas bir insan, bir muhatap, bir Sen vardır. Karşımdakine kayıtsız değilimdir. Ona hitap ederim, seslenirim, onunla konuşurum. Onunla uzlaşırım veya kavga ederim. Onu onaylarım veya tekzip ederim. Biz bir ortamdayızdır. Ama ortam bir araya gelmemize vesiledir yalnızca. Ortam (medium) muhatapları bir bakıma değiştirebilse de, ilkesel olarak muhatapların varlığı ortamı önceler ve aşar.
Muhataplar arası ilişki, şahsî bir ilişkidir demiştik. İmdi, dolayım üstüne dolayım (surmédiatisation) söz konusu değildir burada ya da bu-ara-da. Bu ilişki, bu iletişim tarzı, dostluk kipinde olduğunda, Sohbettir, Musâhabedir. Sohbet, dostlar ara-sın-da, özlem gidermeye ama bir kez ayrılındı mı tekrar özlem duymaya hizmet eder. Bir sohbet biter, bir sohbet başlar, sohbet sohbeti açar. Fâsılalar, duraksamalar, aralar, bir müzik notasındaki esler gibidir, daha baştan sohbete dâhildir. Ancak insan sohbet eder, musâhabede bulunur. Ancak özleyen, özlemesini bilen, özleyebilen insan gerçek anlamda sohbette bulunur. Sohbet, bireyler arasında peyder pey ünsiyeti peyda eder; ünsiyet, giderek toplumsallığı mayalar. Sohbettir ki ıpıssızlığında eskimeye, eksilmeye duran canı tazeler, çoğaltır. Gitgide dostluk kültürü toplumda yaygınlaşır. Şu halde, “sohbette bulunmak” bizim temel bir olma tarzımızdır. Sohbet, bir-araya-gelmeyi ama buna öncel olarak da zamansal/mekânsal bir aralığı, bir ayrılığı varsayar: Önce ayrı ayrı yerlerdeyizdir ki sonradan bir araya gelebiliyoruzdur. Sohbet, toplumun hakikatidir. Biri birini, biri öbürünü özleyen bireyler ancak hakiki anlamda musâhabede bulunabilirler, dostluk kültürünü ayakta tutabilirler. Böyle bir toplumda araç yalnızca araçtır; sistemik bir işleve sahip değildir. Birbirini-özleme’nin diyakronisi ile bir-arada-bulunma’nın senkronisi sohbeti birlikte-karakterize eder.
Selâmdır ki sohbeti açar. Toplumu Selâm başlatır. Selâm esasında hem karşımdakine verilen şifâhî bir taahhüttür, hem de onun için hayırhah bir temennidir: “Benden yana emin ol. Esenlik üzerine olsun!”. İletişimin ilksel ifadesidir bu. İletişime bir dibacedir. Eskiler tanıdıklarına da, tanımadıklarına da selâm verirlerdi. Selâmı aralarında yaymaya bakarlardı. Sohbet Toplumu’nun parolasıdır, barış dileğidir Selâm. Selâm, sanki iletişime bir mukaddime değildir de, bizatihi iletişimdir, iletişimin bizzat özü ya da özlü iletişimin kendisidir. Selâmlaşma, karşılıklı barış temennisi olarak toplumu başlatır. “Herkesin herkese karşı savaş durumunda olduğu” Hobbesçu toplumun karşısında “herkesin herkese esenlik dilediği” Selâm Toplumu yer alır. Hâlihazır toplumu bir de bu ‘ütopik’ noktadan itibaren düşünmeyi teklif ediyoruz burada. İmdi, tarihen vâki Asr-ı Saadet tecrübesinin bu ütopik noktaya ne ölçüde ve ne şekilde yakınsadığına atf-ı nazar etmekte fayda var. Rivayet edilir ki Hz. Peygamber ashabını yollarda oturmaktan men etmek istemişti. Bunun üzerine ashab “Bu bizim için gereklidir, çünkü yollar toplantı yerlerimizdir, buralarda konuşuyoruz” dediler. Görüldüğü üzere yollar ashab (yani ki ehl-i sohbet) için bir nevi kamusal alan hizmeti görüyordu, oralarda toplanıp görüşüyor, oralarda teatide bulunuyor ve sohbet ediyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Mutlaka oturmak istiyorsanız, o halde yolların hakkını veriniz” dedi. “Yolun hakkı nedir?” dediler. Hz. Peygamber “Gözü aşağı indirmek, eziyet vermemek, selâmı almak, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak” diye karşılık verdi (Buhârî, 1126). Burada selâm, kamusal alanda (yollarda) bulunmanın adabı olmanın ötesinde rüknü olarak, şartı olarak zikrediliyor. Kamusal alanda bulunmak, meşruiyetini (diğer rükünlerin yanı sıra) esenlik dileği olarak selâmdan alıyor. Selâmlaşarak sohbete, muhavereye, teatiye başlanıyor. Haddizatında, toplum selâmetini selâm toplumu olmaklığında buluyor. Selâm/laşma kültürü, Sohbet Toplumu’nda iletişimin sıhhatini temin ve tesis ediyor. Ütopik veya tarihen vâki… “herkesin herkese esenlik-ve-barış (silm) dilediği” böyle bir toplum tasavvuru, Mevcut Durum’un eleştirisinde ve Olası Olan’nın tahayyülünde bize bir nirengi noktası sağlayabilir.
Bu sempozyumun konusu malumunuz Medya ve Din İlişkileri. Muhtemelen medya ve din derken büyük oranda işte “Efendim yeni gelişen medya dediğimiz araçlar vasıtasıyla dini nasıl daha iyi insanlara sunabiliriz?” gibi şeyler akla geliyor. Oysa bu tebliğin öncelikli amacı zihinlerimizi ve hayatlarımız mümkün mertebe Medyatizmin etkilerinden salim kılma, giderek bunu bir selâmet vesilesi sayma çabasında odaklanıyor. Bu meyanda müşahhas bir teklifimiz varsa o da Medyatizmin ürettiği girift ve fakat sun’i ve eğreti ilişkilere karşı rû-be-rû sohbet kültürünü diriltmek, diri tutmak ve geliştirmektir. Bu da haddizatında insan insana sade, dolaysız ve sahici ilişkileri öne çıkarmak ve yaygınlaştırmak anlamına geliyor. Bu bakımdan sohbet ve ilgili kavramlar geliştirilmeye ve örgüleştirilmeye açık temel kavramlar olarak önümüzde duruyor.
Bugün, iletişimin mübalağası ve çarpıtılması ya da mübalağalı bir biçimde çarpıtılması olarak Medyatizm –ve onunla eşdoğadaki Teknoloji– omuzlarımıza abanarak insan insana sahici ve dolaysız ilişkinin yerine geçmeye, varoluşu bir anlamda simüle etmeye yelteniyor. Çevremizi kuşatan iletişim araçları ve bu araçlarla gelen kültür iletişimin özünü çarpıtıyor. Biz medya dediğimiz araçları kullanmıyoruz, medya dediğimiz araçlar bizi kullanıyor. Medya ile ilişkimizde araçsallaştırılan, keza sun’ileştirilen bizleriz esasında. İnsan, evet, bugün, araç derekesinde. Üzerimizde Medyatizmin çapraşık hükümranlığı hüküm sürüyor. Bizi sarıp sarmalayan, içinden çıkamadığımız, doğrusu pek çıkmaya da can atmadığımız bir Ağ’ın içindeyiz. Bu Ağ’ın içinde sersemletilmiş haldeyiz. Yakalandığımız Ağ’da, öyle sersemletilmiş bir hâlde, özgürce (!) kulaç atmanın, seyrüsefer yapmanın keyfini çıkarıyoruz. Bu Ağ, tekil varlığımızı önceliyor ve aşıyor. Anonim varlığıyla Medyatizm, Althusser’in diyeceği gibi, bizi “özneler/tâbiler (sujets) olarak kurup” Sistem’e entegre ediyor. Böyle bir ortamda (medium), aracıların/araçların (media) kesif varlığı yüzünden, gerek genel olarak varlıkla, gerekse hemcinslerimizle ilişkimizde gereksiz dolayımlar (médiatisation), parazitler, engebeler oluşuyor. Medyatik iletişim, bir tür aşırı-iletişimde paradoksal bir şekilde kendi iletişim-siz-liğini yaratıyor: Araç, ayraç oluyor! Bu iletişimsizlik, insan ilişkilerinde kimi düzensizliklere, boşluklara ve çarpıklıklara yol açıyor. Sözgelimi Brezilya’daki bir arkadaşınızla Tanrı’nın her günü chat’leşirken, bir akrabanızın hastalığından veya ölümünden neden sonra haberdar oluyorsunuz veya daha kötüsü hiç haberdar olmuyorsunuz. Akrabalık bağları (sıla-i rahim) çoktan kesintiye uğramış, hatta büsbütün kesilmiş çünkü. George Bernard Shaw’a göre bu zamandaki “en önemli iletişim problemi, tam da, iletişimin vuku bulduğu yanılsamasıdır.”
Bugün, evet, Medyatizmin hükümranlığı altında, Sistem’e entegre olmuş, Sistem’e bir şekilde yakasını paçasını kaptırmış insanlar olarak âdeta simüle bir hayatı yaşıyoruz. Araçlar, daha doğrusu ayraçlar bizi varlığı/varlığımızı dolaysızca deneyimleme imkânından mahrum bırakıyor, giderek massolduğumuz Sistem içinde neden mahrum olduğumuzu hatırlayamaz, bilemez hâle geliyoruz. Baskın medya kültürü klasik anlamda toplumu çözüyor, onun yerine girift, sun’i ve iğreti ilişkilere dayanan para-toplum’lar yaratıyor. Bugün, iletişim derken asıl ve sahih anlamıyla iletişimi değil de, medya araçlarıyla dayatılan özü tağşişe uğramış ve içi boşaltılmış (medyatik) iletişimi anlıyoruz ilkin ve çoğunlukla!
İletişimin özü, insan insana ilişkide, bu ilişkinin dolaysızlığında (immédiateté) yatar. Bir anlığına idealize edersek, insan insana ilişkinin gelişkin olduğu toplumlar iletişimin özünün serpilip geliştiği sahici toplumlardır. Oysa medyatizmin, geniş anlamıyla Medyatizmin baskın olduğu, insan ilişkilerinde dolayım üstüne dolayımın (surmédiatisation) bulunduğu toplumlar, onlara “ileri toplumlar” da desek, iletişimin özünün sekteye uğradığı veya çarpıtıldığı toplumlardır. Bu tip toplumlarda aracılar olarak kurumların varlığı yoğun olarak hissedilir. Ya da şöyle söylenebilir: Bu tip toplumlarda kurumlar en insanî olanın alanına gelip kurulurlar. Bu surette, varlık kurumsal olarak yani bir şekilde dolayımlanmış (médiatisée) olarak deneyimlenir. Bu tip toplumlar daha ziyade ileri denen refah toplumlarıdır. Refah toplumlarında, bilhassa onlarda, kurumlar insanla insanın arasına girerler. Bu toplumlarda, insan insana ilişkinin yokluğunda veya zayıflığında, mahallemizdeki ya da şehrimizdeki kimsesizin, evsizin-barksızın muhatabı, hatta muhtaç, düşkün kapı komşumuzun muhatabı, hatta ve hatta en yakın akrabalarımızın muhatabı Sen değilsindir artık, ama salt kurumlardır. Kurumlar bu şekilde yüzyüze ilişkiyi ve vicdanı kısa devreye uğratır. Keza, bu tip toplumlarda kreşlerin ve huzur evlerinin varlığı vazgeçilmezdir. Bunlar, birinci durumda kişi ve çocuğu, ikinci durumdaysa kişi ve ebeveyni arasına girerek aileyi dolayımlarlar veya bir başka ifadeyle médiatisé ederler. Böylece aile kurumu diye bir şeyden, bir kurum olarak aileden bahsederiz. Ailenin tinsel varlığı unutulur veya atlanır. Bu durumda, ailevî dolaysızlığın (im-médiateté) yerini kurumsal dolaylılık (médiateté) alır, aile “dolaysızca yakınlık” diyeceğimiz en temel işlevini soğuk ve yüz-süz kurumlara terk eder.
Sonuçta, ailevî iletişimin çağdaş dönüşümü, Sistem’in gölgesinde habire üreyen atomize bireyleri yaratır. Toplum, topluluk ya da cemaat fikri zıddına kendini gerçekleştiren atomize bireyin özgürlüğü yani bu bireyin özünün gürlüğü ister istemez “özgeye yani ötekine özsel bir kayıtsızlık” suretinde ortaya çıkar. Oysa Özün gürlüğü Özgenin de gürlüğünü kapsamına almadıkça yani birlikte-öz-gür-leşme’dikçe âdil bir özgürlükten, özgürlükte adaletten, kısaca özgürlüğün kendisinden bahsedilemez. Açıktır ki, sersemleten, sersemlettikçe kendi-siz-leştiren Medyatizm, özgürlük kavramını suiistimal etmektedir; zira başıboşluğu ve –buradan kaynaklanma–başıhoşluğu özgürlük diye dayatmaktadır bize. Oysa özgürlük, adaleti kabul ettiği ölçüde kendine bir yer, kendine hakkâniyetli bir yer bulabilir ve bu surette Özlerin yani Kendilerin sahih ve sahici bir biçimde birlikte-gürleşmesine hizmet edebilir.
Birlikte-öz-gür değilsek, hiç özgür değilizdir. Birlikte görülecek başlıca işlerimizden biri Medyatizmin sultasından özgürleşmek olmalıdır. Bu da, Medyatizmin erimine girmeyen imkânları yoklayarak, daha müşahhas anlamda da medyatize-edilmemiş (non-médiatisés) ortak alanlar, ortak ilgiler, ortak hedefler yaratarak olabilir. Şu halde, Mevcut Durum’un dışarısını düşünmeye, tahayyül etmeye, tasavvur etmeye çalışmalıyız. Durum’dan memnuniyete gark olmadıysak…