Menü

NE - VARLIK VE AHLAK

Ne – Varlık ve Ahlak başlığını taşıyan eldeki risale geçen yıl Mayıs ayında Ne – Varlık ve Hiçlik başlığıyla yayınlanan risalemizin devamı mahiyetindedir. Zaten, fark edileceği üzere, her iki risale de “Trans-ontolojik bir düşünüm” alt başlığını taşımaktadır. İlk risalenin arka kapağında aynen şu cümleler yer almaktadır:

“Neden bir şey var da, yok değil? Batı metafiziği bu soruyu her sorunun kendisine döndüğü soruların sorusu olarak addetmiştir, öyle ki felsefe tarihi boyunca tüm bir metafizik düşünüm neredeyse obsesif bir şekilde bu soru etrafında dönüp durmuştur. Peki ama varlığın berisi, ötesi, üstü veya dışı düşünülemez mi hiç? Özne olarak olmaklığımızvarlık’la mı kayıtlı ve sınırlı? Öznenin “varolan” oluşu onun özneliğini tüketir mi bütünüyle? Yoksa beri’den gelip, bura’dan geçerek öte’ye gidişiyle özne haddizatında varlığa sığmayan şu “fazla”yı mı ifade eder? Ve nihayet öte fikri felsefeye buyur edilemez mi?

Bu deneme, Ne, olay, varlık, hiçlik, ölüm, beri, öte, Sonsuz, özne, başkası, dil, söz, duyarlık, dünya, konuşma, komşuluk, aşk gibi bazı temel mefhumları trans-ontolojik diyebileceğimiz bir bakış açısıyla ele alıyor.

Sonuç olarak bu deneme, bir yandan Batı metafiziğinin bazı temel kabullerini tartışma konusu yaparken, diğer yandan post-metafizik bir çağda felsefe yapmanın imkânını Türkçe düşünüşün imkânlarına yaslanarak yoklamayı hedefliyor.”

Ne – Varlık ve Ahlâk, bu ikinci risale, ilk risalede ele alınan başlıca mesele, mefhum ve temaları daha bir açımladığı, serimlediği ve derinleştirdiği ölçüde, onun bir gerektirmesi, uzantısı veya devamı olarak kabul edilmelidir. İleride yazmayı tasarladığımız üçüncü bir risale ile birlikte bu dizide biz, berisi ve ötesiyle –sonlu– varlığa, öznenin onunla ilişkisine ve ilgili başka temel meselelere dair taslak suretinde de olsa trans-ontolojik bir tasavvur geliştirebilmeyi umuyoruz. İstikşaf amaçlı bu risale/lerin son sözü söylemek gibi bir iddiası bulunmuyor tabiatıyla. Şimdi bize düşen şey, “gezgin olarak yolda olmak” belki de.

Burada belirtmekte fayda vardır ki, gerek Ne – Varlık ve Hiçlik, gerekse eldeki Ne – Varlık ve Ahlak, kısmen veya bir ölçüde, Heidegger ile Levinas’ı –bilhassa bu iki düşünürü– yıllar içinde bir arada okuma çabamıza dayanıyor. Bu bakımdan, burada serdedilen düşüncelerin, her zaman onlara açıktan atıflar olmasa da, işbu düşünürlerin ve bu arada başka düşünürlerin düşünceleriyle yerine göre hem diyalog hem de polemik içinde/n geliştirildiği hususu meselelerle yakından ilgili okurun gözünden kaçmayacaktır. Burada ilgili düşünürleri bir aradaokurken, bu arada mütemadiyen kendi sesimizi bulma, kendi sözümüzü söyleme çabası içinde bulunuyoruz.

Heidegger’in varlığın hakikatinin açılımının tarihinde bir dönem olarak, Nihilizm Çağı diye nitelediği bu ileri teknolojizasyon çağında, varlığı bir de fıtrat suretinde ve dahi fıtratın çağrısına mukabele sadedinde ahlâk noktainazarından tartışmaya açmak bize kendini bir gereklilik, hatta bir zorunluluk olarak hissettirdi ve hala da öyle. Bu husus, eldeki risalenin sebeb-i telifini oluşturuyor tam da.   

Batı metafiziğinin tarihinde, Platon’dan Nietzsche’ye dek varlık meselesi farklı suretler altında ve tarzlarda kendini tartışmaya suna-geldi daima. Bu tartışma, yerinde olarak veya olmayarak, “post-metafizik” adı verilen bu çağda da belki zayıflamakla birlikte, bir şekilde yine de devam edeceğe benziyor. Öyle, çünkü “tartışmaya her şeyden daha çok düşkün” (Kehf 18/54) olan varolanlar olarak biz, varlığ/ımızı umursama yönündeki özsel eğilimden asla vazgeçecek görünmüyoruz. Diğer varolanlara nazaran “fazla” olmaklığımızın bir ifadesi de bu düşkünlük olsa gerek. Biz bu risale/lerde bazı aceleci ve toptancı post-metafizik mülahazalar arasında kaynıyor görünen varlığa müteallik bazı esaslı meseleleri ‘kendi’ zaviyemizden yeniden veya yeni bir ışık altında tartışmaya açmayı deniyoruz.

Burada, felsefi deneme mahiyetindeki bu metnin, tıpkı önceki metinde olduğu gibi, yer yer felsefe tarihine ait metinler-arası göndermeler de içermekle birlikte, asıl olarak “şeylerin kendileri”ni göz önünde bulundurmak suretiyle, metin-içi gönderme esasına yaslanarak ve felsefîliğin tabii gereği olan iç tutarlılık çabası olabildiğince gözetilerek kaleme alındığını belirtmek istiyoruz. Buna bağlı olarak, okuyucunun burada serd edilen fikirleri, önceden sahip olduğu görüşlere istinaden ve/veya haberdar olduğu felsefi öğretilere müracaat ve kıyasla değil de, daha ziyade bu fikirlerin kendi iç mantık ve bütünlükleri uyarıncanasıl ve ne şekilde açımlanıp-açıklandıklarına dikkat ederek ve zihnini mümkün mertebe buradaki akışa uyarlama çabası içinde tutarak okunmasını salık veriyoruz. Öyle sanıyoruz ki bu surette işbu metin/lerin kendine mahsus diline ve terminolojisine nüfuz etme imkânı artacak ve sonuçta yazarın meramı hem daha vazıh hem de daha verimli bir biçimde anlaşılabilecektir.

Nihayet, öğrenilmiş felsefi öğretilerin bazen, hatta belki de çoğu zaman, “şeylerin kendileri”ne nazar etmeye pekâlâ perde olabildiğine, oysa aslolanın bu perdeyi aralayarak nazarı “şeylerin kendileri”ne çevirmek olduğuna dikkat çekmek istiyoruz. Asıl matlup ve makbul olan, belki Derrida’nın diyeceğinin aksine “yorumları yorumlamak”tan ziyade, Husserl’in diyeceği gibi, “şeylerin kendileri”ne bir kez de kendi gözlerimizle nazar etme çabası olmalıdır. Felsefe tarihindeserd edilmiş fikirleri tartmak, mukayese etmek veya tokuşturmak, kendi-başımıza ve/veya kendi-başımızla felsefe yapmaya hizmet ediyorsa, ancak o zaman asıl anlamına kavuşabilir; aksi takdirde, “yorumları yorumlamakla oyalanırken şeylerin kendilerinden perdelenme” diyebileceğimiz bir nevi hüsran durumu uç verebilir buradan. Gerçi burada biz söz konusu “oyalanma ve perdelenme”yi hüsran olarak niteledik nitelemesine; ama bu durumu her birimiz kendi meşrebine göre, hakeza kendisinin “felsefe”den ne anladığına bağlı olarak yorumlama hakkına sahiptir elbet. Biz, kendi payımıza, felsefe (tarihini) öğrenmenin, “felsefe-yapma”ya yani hikmeti kendi başımız(l)a ve bizzat aramaya hizmet ettiği ölçüde asıl kıymetine kavuşabileceği kanısındayız. Varlığı felsefe tarihinin ekranından temaşa edemeyiz; orada seyrettiğimiz enikonu başkalarının varlığa dair tasarımlarıdır çünkü. Felsefe, aslı-esası itibariyle, yazınsal değil yaşamsaldır; bu demektir ki, bu uğraş, özel bir zihni-entelektüel formasyonu edinmekten önce ve öte, varlığa dair hususi bir varoluşsal tutum ve duyarlığa sahip olmayı gerektirir.     

Son söz olarak, bu risale/lerin, felsefe tarihinde bazen küllenmiş gibi görünse de, örtük veya açık bir şekilde varlığını daima sürdürmüş olan kadim varlık tartışmasının şimdilik sönmeye yüz tutmuş görünen ateşine, buradan küçücük bir kıvılcım mesabesinde olsun, bir katkı sunması bizi memnun edecektir hiç kuşkusuz. Kaldı ki Heidegger’e göre varlığa dair bu tartışma (Streit) daha alevlenmiş bile değil