Menü

ISBN: 975-248-25-31 • Sayfa Sayısı: 264• Format: Kitap

Kendi İçine Düşmek

Kitaptan bir bölüm:

Ah Min-el Aşk Diyoruz Bunaldıkça

Gönül geçti hevâdan
Kalmadı bir nesneye meyli.

Râşid

André Comte-Sponville (d. 1952) Umutsuzca Mutluluk kitabında “Eğer mutlu olmamıza ve yahut daha az mutsuz olmamıza yardım etmiyorsa, felsefe neye yarar?” diye soruyor. Daha iyi düşünmenin daha iyi yaşamaya hizmet edeceği yolunda gizli bir kanaat barındırıyor bu ifade. Yazar aynı kitapta felsefenin “amacı mutluluk olan söylemsel bir pratik” olduğunu söylüyor bize. Acaba öyle mi? İyi (ve doğru) düşünme çabası olarak felsefe, bize mutluluğu getirebilir mi? Felsefeyle (düşünme gücüyle) mutluluk mümkün mü? Mümkünse eğer bu ne menem bir mutluluktur? Ve nihayet felsefenin işi evvelemirde mutluluğu sağlamak mıdır?


Descartes (ö. 1650) bir mektubunda “Hakikat araştırması mutsuzluğu getirecekse bile, ben yine de hakikatin peşinde olurum.” diyor mealen. Bunu söyleyebilecek kaç kişi var aramızda? Hakikat ile mutluluk ne yazık ki çakışmıyor her zaman. Dahası selâmet arayışıyla mutluluk arayışının birebir örtüştüğü pek vaki değil. Nitekim birinin diğerini dışladığı durumlar olur sıklıkla: Sofuca bir tutumla mutluluğu selâmete feda edebileceğiniz gibi, selâmete mugayir bir mutluluğa kösnüyor da olabilirsiniz pekâlâ.
İmdi bir filozof, bir hikmet sevdalısı, ne olursa olsun mutluluk mu der, yoksa hakikati mutluluğa tercih mi eder? Hakikatin çile ve ıstırap da içerebildiğini, çoğu zaman da içerdiğini akılda tutarak, hakikatle mutluluk arasında tercih yapmamız gerekse acaba hangisini tercih ederiz? Hakikati mi üstün tutarız, mutluluğu mu? Yoksa zahiren ve/veya muvakkaten getirdiği, getirebildiği zahmete, sıkıntıya ve ıstıraba rağmen, hakikate vâsıl olmanın ya da selâmete ermenin mahzâ mutluluk olduğunu mu müdafaa ederiz? İyi de mutluluktan ne anlıyoruz?
Mutluluk dediğimiz daimi veya uzun süreli bir haz çokluğu ve acı yokluğu olarak nitelenebilir ilk elde. En azından insanların mutluluktan genel olarak anladığı (genel mutluluk anlayışı) bu yönde. Aranan mutluluk böyle bir mutluluktur ekseriya. Bulunan da! Mutluluk avcıları olarak acı veren ya da öyle görünen ne varsa ondan kaçıyor ve haz veren ya da öyle görünen neyse ona meylediyoruz tabii bir insiyakla. Saf(?) mutluluğu yani dolu dolu haz ile acıdan tam manasıyla uzaklığı arıyoruz mütemadiyen. Uçmağa duyduğumuz iştiyakın bir aksi ya da ifadesi bu adeta. Uçmak mutluluğun asıl yeri ya da yer-olmayanı. Ora’ya bu dünyadan varılır elbet. Peki ama biz faniler dünyevi mutluluk içinden ebedi mutluluğun tadını alabilir miyiz önceden? Bura’dayken henüz olmayan ora’dan bir esinti hissedebilir miyiz? Aşkla ve aşkta mümkün olabilir bu belki de. Belki de diyoruz, zira aşk çile ve ıstırapla karışık olarak yaşanabilen bir şeydir ekseriya.


Bu dünyada mutluluğa çabayı ve zahmeti göze alarak erişilebiliriz ki bu da sona ermesi mukadder bir mutluluktur nihayetinde! Hangi mutluluktur ki ona ter dökmeden, çaba harcamadan, zahmet çekmeden ulaşabilelim? Demek ki mutlu bir hale girebilmek için –mutsuzluğu icap ettirebilen– acı, çaba ve zahmet gibi halleri kat etmemiz gerekiyor, gerekebiliyor. Keza, mutluluğun kazanılması, bir çilenin kat edilişi anlamına geliyor, gelebiliyor.


Sâfi tatlılık veya hâzâ hoşluk olarak mutluluk var mı, varsa nerede var? Mutluluğun böylesi bu dünyada varsa bile muvakkaten var. Her ne kadar acıdan uzaklık ve haz duyma tabii bir şekilde aradığımız şeylerse de, burada duramaz, bunlarla yetinemez, öteye geçmek isteriz en azından bir kısmımız. Mutluluk var, mutluluk var o halde. İnsanoğlu bazen tatmin ile yetinmez, onun ötesinde itminanı arar. Mutluluğun hakikati onun hakikatle, dolayısıyla da selametle bağlantısında yatar. Aradığımız mutluluk, haklı ya da hakikatli bir gerekçeyle temellendirilmiş olmalıdır ki bizi itminana kavuşturabilsin, ruhumuzda tam manasıyla huzur ve sükûn hâsıl edebilsin. Tabiri caizse bu acının ve hazzın ötesinde bir mutluluktur! Hakikaten mutlu olmak için hakikate yönelmek, hakikat arayışı içinde olmak gerekiyor şu halde. Öte yandan, hakikate bu yönelme, hakikati bu arayış da –illâ ‘mutsuz’ olmayı değilse de– ‘mutsuzluğu’ göze almayı gerektiriyor gerçekte.
Hikmet-sevdası (philo-sophos) olarak felsefe, bir hakikat araştırmasıdır haddizatında, hakikati göz ardı eden bir hikmet-sevdası tasavvur edilemez zira. Öte yandan, felsefe (veya genel olarak düşünce), hakikat uğrunda bir çile (ascès) olduğu müddetçe, ‘mutluluğu’ her halükarda ve her ne pahasına olursa olsun ele geçirilmesi icap eden kendinde bir amaç addetmekte tereddüt edecektir. Hakikate yönelen felsefe acı yokluğu ve haz çokluğu anlamında bir mutluluğu garanti etmez, edemez. Dahası böyle bir mutlulukla yetinmez, yetinemez. Bununla birlikte, hakikat uğrunda olmak mutluluktan daha baştan yoksun olmak anlamına gelmez. Zira hakikat uğrunda olmak çilenin yanı sıra neşve de barındırır. Çile ve neşve. Bu ikisi birlikte kekre bir tat bırakır hikmete sevdalı ol kimsenin gönlünde. Hakikate vusul bir yana, ona doğru olmak bile başlı başına bir mutluluktur – kekre bir mutluluk! Sözlüklere baktığımızda “kekre” için “acımtırak, ekşimsi ve buruk” karşılığını buluruz.


Antik felsefenin tanıklık ettiği üzere felsefe her koşulda mutluluk-verici ve dahi tadından yenmez bir faaliyet değil ama –içerisinde neşve de barındırmakla birlikte– çileli bir faaliyettir. Hakikate doğru olmanın ve o uğurda çile çekmenin ruhta bıraktığı tadın “acımtırak, ekşimsi ve buruk” olduğunu söylemiştik. Hikmete sevdalı olan kimse, ortalama hazlar peşinde koşanların tanımadığı ve tanımadığı için de hazzetmediği bu “kekre” tadın tiryakisidir. Felsefî mutluluk ya da neşve bu tiryakilikten beslenir öncelikle.
Evet, çilenin yanı sıra ya da belki de çilenin tam da kalbinde bir de neşve vardır işbu felsefe yolunda. Burada neşve, hem “sevinç” demektir, hem de “hafif sarhoşluk.” Bu iki ifadeyi birlikte yorumlarsak işbu neşve “hafif sarhoşlukla gelen sevinç” ve/veya “sevincin verdiği hafif sarhoşluk” olarak tarif edilebilir. Gerçeklikten bir parça boşalmışlık ve hakikate bir ölçüde temasın verdiği bir irtifa duygusuyla birlikte gelen bir atâdır burada neşve. Düşünce o zaman düşlere daldırır ve sefil gerçeklikten biraz yukarı kaldırır bizi, yukarı yani bulutlara doğru. O zaman düşünen düşündüğü şeyi düşünmekten veyahut tam da düşünüyor olmanın kendisinden tuhaf bir zevk duyar. Düşünsel bir mutluluktur bu. Aklın akletmekten duyduğu neşve!


Ne var ki, burada, düşünen düşündüğüne temas etmekle birlikte ona gark olmaz, onda yitip gitmez hiçbir şekilde. Gark olmak, kendilik yitimine varan tam bir sermestliği icap ettirir zira. Bu ise, temyiz ve tefrik kabiliyeti olarak düşüncenin ortadan kalkması demektir tam da. Eğer düşünen düşündüğüne gark olsaydı, bir nevi kendini kaybetme, tam bir esrime ya da –evet– aşk gibi bir şey söz konusu olurdu. Kim bilir hakiki mutluluk bu gark olmada, bu batmada, bu fena bulmada yatıyordur belki de. Öyleyse düşünsel bir mutlulukla iktifa etmeyip onun ötesine geçmeye mi bakalım? Peki ama böyle bir şey mümkün mü?
Diyelim ki aklımızı hakikate şöyle bir banarak elde ettiğimiz düşünsel (intellectuel) mutluluk bize itminan vermiyor ve bu yüzden biz düşüncenin –aklın– ötesine geçmek istiyoruz. Peki o zaman ne yapacağız? Düşünceyi yine düşünce gücüyle aşmaya mı bakacağız? Oysa bu düşüncenin düşünceliğini –aklın aklîliğini– berkitmekten başka bir işe yaramayacaktır. Zira sağ elin sol elle bilek güreşi misali bu ‘aşma’da aşanla aşılan son tahlilde bir ve aynı olacak ve karşımıza yeni bir düşünce bile olsa yine bir düşünce çıkacaktır, velev ki bu daha güçlü ya da daha yüksek bir düşünce olsun.


Demek ki düşünsel mutluluktan öte veya başka bir mutluluğu düşünce muvacehesinde bulamayız. Bulamayız, zira bu düşüncede kalmaktır son tahlilde. O halde onu nerede aramalıyız? Düşüncenin fenasında mı yoksa? Öyle farz edelim. O zaman düşünce nede fena bulacak da “mutlu” olacak? Aşkta, cünunda, cünun-ı aşkta! Yani kendinin ötekisinde. Peki ama düşünce kendinin öte(ki)sine geçip fena bulabilir mi, fena bulup mutlu olabilir mi? Öteye geçmek. Düşünce böyle bir yönelime ve hele de böyle bir istidada sahip mi? Düşünce aşka düşebilseydi, düşüp solipsizmini kırabilseydi, kırıp kendinden çıkabilseydi, işbu fenada mutluluğu bulabilirdi belki. Ama özdeşlik ilkesine rehin olmuş olan düşünce nasıl kendinin öte(ki)sine geçsin, aşka nasıl düşsün? Düşünce her düştüğünde kendi içine düşmez mi yalnızca? Aşk onun kârı değil o halde. Düşünce, aşka düşebilseydi özdeşlik ilkesi (principe d’identité) butlana uğrar, kâinat dengesini yitirir, hakikat duraksar, kıyamet kopardı! Bunun yerine düşünce aşkın taşkın hallerine set çeker mütemadiyen. Böyle olarak o Tanrı’nın bize bir lütfudur gerçekte.
Spinoza’nın (ö. 1677) amor dei intellectualis’i bir mecazdan ibaret sayılsa gerektir. Yine de düşünme ya da akletme dediğimiz şey kuru, duygusuz, tatsız tuzsuz, salt bilişsel (cognitif) bir faaliyet değildir. Düşünce/akıl; hayret gibi, hayranlık gibi, sükût-ı hayal gibi bazı duygulanımlara sahip olabilir. Evet, duygulanabilir o; ama ne yapsa âşık olamaz, kendi dışına (ek-stase) bir türlü çıkamaz çünkü. Nerede kaldı başka’da fena bulmak?

Felsefe özdeşliğin daima korunduğu düşünmeyle mukayyet olduğu ölçüde, felsefî (ya da düşünsel) mutluluk gerçekte çerçeveli bir mutluluk olarak kalacak, dolayısıyla bu çerçeveden taşmak felsefece (ya da düşünsel olarak) haddi aşmak anlamına gelecektir. Düş-ünce düşlere dalmış, bu yüzden de başı hoş olmuş olabilir ki bunda düşünsel bakımdan bir mahzur olmasa gerektir. Her düşüncenin böyle esriğimsi ve neşveli ânları vardır. Bu kontrollü bir serüvendir ki düşünce çok geçmeden toparlanacaktır. Ama muhal farz öyle çakırkeyif falan değil de büsbütün ser-hoş olsaydı yani kendini başa gelen hoşluğa büsbütün kaptırsaydı, kendinden çıkar ve bir daha kendine dönemezdi. İşin hakikati şu ki düşüncenin doğası gereği taşkınlık şansı yoktur pek: Düşünce (akıl) sıkı tutar kendini, koyuvermez, salmaz; en fazla çakırkeyif olur arada bir, bir parça gevşer ve genleşir; son tahlilde o, bazen esnetebilse de ihlal etmekten zinhar kaçındığı sınırlar ve ilkeler muvacehesinde varlığını idame ettirir. Düşünce, deliliği ve hezeyanı yani kendini ifnayı göze almadan özdeşlik ilkesini ne ihmal edebilir, ne de aşabilir!
Evet, kendi olarak düşünce (akıl), bir başka’da (aşk) erimeyi ve bu surette kendinden (vaz)geçmeyi nasıl göze alsın? Bir başka’da erimek için kabından taşmak ve kendini aşmak lazımdır. İşte bu t/aşma aşktır! Düşünce kendi kalarak aşka nasıl terfi etsin? Aşka terfi için düşüncenin inceltilmesi, geliştirilmesi, giriftleştirilmesi hatta ‘aşılması’ değil bizatihi terki gerektir! Düşünce kendini terk edebilir mi?
Felsefî neşve ya da düşünsel mutluluk, ölçülüdür, sakınımlıdır, tedbirlidir; kendiliği (özdeşliği) fedayı değil de muhafazayı gerektirir. Böyle olarak o, hesapsızlığı, pervasızlığı ve cüretkârlığı ile temayüz eden ve kendinden çıkmayı (özdeş-siz-leşmeyi) icap ettiren aşkî mutluluğun yanına dahi yaklaşamayacaktır! Nasıl yaklaşabilsin ki “aşkî mutluluk” tabiri sözün gelişidir. Hakikatte aşk mutluluğun da, mutsuzluğun da ötesindedir. Aşk dünyadan değildir!

Ne garip ama! Bir zamanlar memnun ve mesut bir şekilde uçmak’ta yaşıyor, orada aşktan dolup taşıyorduk. Düş değildi bu, gerçeğin ta kendisiydi. Sonra her nasılsa düştük oradan. Düşüş o düşüş. Şimdi yeryüzünde düşünceli düşünceli dolaşıyor, dönüşün yolunu arıyoruz. Düşünme, düşüş’ün sonucu ama aynı zamanda ifadesi! Peki ya düşünmenin neşet ettiği köken / yöneldiği erek? Bu da, düşlemek elbet, her şeyin üstünde uçmağı düşlemek! Platon (ö. MÖ 347) idealar âlemine dair tasavvuru yoluyla soluk ve donuk bir surette de olsa uçmağı düşlemişti mesela. Saf şiir de sözü kanatlandırarak uçmağı düşler kendince. Thomas More’dan (ö. 1535) Compenella’ya (ö. 1639) oradan diğerlerine tüm bir ütopik düşünce geleneğinin ereği –dünyevi mahiyette de olsa– uçmaktır hakeza. Düşünce; felsefede, şiirde, ütopyada… artık kendisine ihtiyaç duyulmayacak bir vaziyeti düşlemektedir boyuna.
Evet, aşk dünyadan değildir. Ve uçmak’ta düşünmeye hacet yoktu/r. Nasıl olsun ki aşkın ebedi yurdudur orası, düşüncenin ve zahmetin esamisinin dahi okunmadığı… Yine de düşüne düşleye varıp dayanılabilir uçmağın kapılarına. Ama hangi kapısından girilirse girilsin ebedi mutluluk yurduna, orada düşünceli tek bir kula rastlanmaz asla ve kat’a. Düşünce merdivendir, sayesinde gökyüzüne tırmandığımız. Ama bir kere bulutların üstüne varmışsak, artık merdiveni bir yana atabilir veya dilersek onu yeryüzünden bir hatıra olarak saklayabiliriz.

Ama şimdi uçmak’ta değiliz. Düştüğümüz yerde debelenmekteyiz. Bura’da düşkünce ikametimiz sürüyor hala. Cezamız tamam olmadı, çilemiz dolmadı, düşünceyle işimiz bitmedi daha. Bu mihnet diyarında ah min-el aşk diyoruz bunaldıkça.