Menü
  • Sabrın içinden sızlanarak geçen ozan

    07.10.2019 Din, Tasavvuf sibel eraslan, özkan gözel

    SİBEL ERASLAN


    Bu eser için sabrın anatomisi de denebilir aslında. Ömer Lekesiz’in editörlüğünde çıkan Hızır ile Musa, Olmak ve Aramak’ın yazarı felsefeci-şair Özkan Gözel. Hikmete dair tercüme olmayan bir eserle karşılaşmak ne güzel.
    Felsefeci-şair Özkan Gözel’in, İnsan Yayınları’ndan çıkan Hızır ile Musa, Olmak ve Aramak adlı kitabını heyecanla selamladık... Belki felsefeden çok hikmet demek daha uygun olacak, medyatik kaideler eşliğinde organize şekilde üretilerek piyasaya arz edilen ürünlerin arasından, hikmete dair, üstelik çeviri olmayan bir kitabla karşılaşmanın heyecanı diyebilirim buna. Hikmeti kendi dilinde ören bir kalem Özkan Gözel.

    Eser editörü, sanat eleştirmeni Ömer Lekesiz olan kitabın, varlık ve var oluş arasındaki ilişki ve ilişkisizlikler konusunda şimdiye değin zihin yoran hülasa üzerinden bugüne ve şimdiki an’a, yani bize çıkarttığı yol hakkında, şiiri tercih etmesi ise elbette tesadüf değil. Her ne kadar kahir ekseriyetiyle ve hassaten son kısımdaki “Olmak ve Aramak” bahriyle genel olarak nesir görünümünde olsa da, kitabın nabzı, şiirle atıyor. Veya yazarın zaman zaman rüya sayıklamalarını, aşk sarhoşluğunu, şathiyatı, sekerat esnasındaki çift görülü halleri andıran zihni sıçrayışlarını, ancak şiirin dallarına tutunarak yere çekebildiğini de söyleyebilirim. Emin değilim ama yazarın şiirden başka şansı yoktu zaten demekten başka elimden bir şey gelmiyor... Farkındayım bu yorumun bile bir tür sızlanmak olduğunu. Ama zaten kitab da, sabrın anatomisi üzerine kurulmuş, sabırsızlığı ikiye bölerek; sabır ve sızlanmak üzerine inşa eden yazarın, ayrılıktan şikayetleriyle yüklü bir arz-ı hal...

    Yoktan ve vardan önceki

    Hz. Musa, ilim ve hikmet öğrenmek için yol arkadaşlığına talip olduğu Hz. Hızır ile kısa bir yolculuk yapar. Kehf Suresi’nde anlatılan bu kıssaya göre, Hz. Hızır, Hz. Musa’yı yanına almak konusunda çok da istekli değildir. Çünkü bir insan olarak Hz. Musa, acelecilik ve unutkanlık gibi iki iptidanın taşıyıcısıdır, bu yolculuğa ve gördüklerine tahammül edemeyeceğine dair bir bilgisi kaimdir Hz. Hızır’ın...

    Nitekim umduğu gibi de olur, Hz. Musa, gördüklerine dayanamaz ve sürekli sorduğu sorular ve aslında vicdani itirazlar sebebiyle, Hz. Hızır’la yollarını ayrı düşürür. İlk bakışta haksızlık ve anlamsızlık gibi duran oluşların hikmeti, sonrasında kendine açıklandığında anlar Hz. Musa; başa geçenin neden geçtiğini... Aslında olan çoktan olmuştur da, bizim sabırsızlığımız, sonradan yetişen tahammülsüzlüğümüz, aceleciliğimiz, bunu büyük bir ıstırap gibi telakki eder... Oysa kıssanın bizi çağırdığı yol; sabırlı olmaktır, o yolun yani sabrın kendisi olmak, Gözel’in ifadesiyle sabrın içinden sabırla kendini doğurmaktır... Böyle bakınca sabır, dışarıdan giyinilmiş bir kıyafet değil, yaratış sanatı ve kadere tekabül eder, yolcu da olaylar da yola yani menzile inkılab eder...

    Gözel’in Kaşani’nin Letaif’inden yaptığı atıf ile: “ Sabır bütün makamları halleri ahlakları ve amelleri içerir. O halde hiçbir şey sabrın dışında değildir çünkü sabır hüküm itibariyle makamların en geneli, etki bakımından huyların en kapsamlısıdır. Hiç bir şey sabır olmaksızın tamamlanmaz.” Biz buna, Esma-i Şerif zikrindeki son ismin “Essabur” olduğunu ilave edelim, yani ikmallerin ikmalidir sabr... Özkan Gözel soruyor: “Yoktan da vardan da önce ne vardı?” “N” harfi yani nun’un, o geniş karnı tüm zamanları taşıyan harfin hemen üzerindeki noktasını (damgasını, mührünü) kaldırarak bakıyor zamanın içine. Nun, zaman dediğimiz var oluş rahmini tümden kuşatan bir tür plesanta mahiyetindeki nun, harf olmaktan çıkıp, ders oluyor tüm temrinleriyle esere... Rahman ve Rahim ismi şeriflerinin aynı harflerle yazıldığını, Rahman’daki bir fazla harf olan “nun”a, tüm insanlığın sığdığını hatırlayarak... “Olan aslında çoktan olmuş olsa da bizim onun tekrarına tanıklığımız tekrar edeni ikrarımız hep sonradan. Ama neden sonra olsa da bu tanıklık hep taze, hep ilk defa. Çoktan olmuş olan yeniden oluyor. Ol emri her an yineleniyor. Varlık sürekli yenileniyor çünkü” diyor Özkan Gözel... Kitabın ana sorunsallarından birisi olan zaman veya yazarın hissettirdiği şekliyle zamansızlık, aslen bir sabır ve yol alış macerasına dönüşüyor,

    “Zaman canımı çekiyor. Zaman sabırsızlık olarak geliyor.” Derken adeta inliyor Gözel. Onu, ozan kılan usare de zaten burada gizli sanırım. Her tümcesi sızlayan, sabrın içinden sızlayarak, yarılarak, yara bere içinde, paramparça kelimelerle, her mısrada kırıp geçirdiği şüphelerle uçup konuyor şeksiz şüphesiz temaşa edebileceği Anka’nın huzuruna... Ben Hızır ile Musa da, nice badireli vadilerden uçarken kanatlarındaki tüm tüylerini yakmış kavurmuş değerli ve cins bir “tayyar” gördüysem bundandır...” Sabır-sızlan-mamız/ Ya da/ Sabrımızın sızlaması/ Başa/ En başa/ Geç kalmışlığımızdan/Ama aynı zamanda da/ Ora’ya/ -Ne-den sonra/ Rücu telaşımızdan oluyor/ Sanı-yorum”... Peki niçin sızlanırız? Dönüp dolaşıp sorduğu budur ozanın, kitap boyunca... Kapağını kapadığımda, hala aynı soruyu sorarken buldum kendimi. Başka çaremiz var mıydı ki sızlanmayalım? Parçalanmış, kopmuş, ayrılmış birisi ne kadar birisidir? Şimdide sızlanadurmaya mahkum ettiğimiz kendiliğimiz, anın içindeki sabırsızlığını, şayet aceleciliği ve unutkanlığı olmasa belki de bir yangın gibi yaşardı. (Lev enzelna aşrı şerifinde geçen, haşyetle parçalanmış dağların başlarını da hatırlayarak)... Ama acelecilik ve unutkanlık, bir hayal bahçesi gibi bizi yatıştırır ve ateşin içindeki gül bahçesine dair bir umudumuz doğar... Hayal içinde hayaldir dünya...

    Bizi bulan, en nihayetinde bulur, ki daha en evvelinden de bulmuştur...” Varlığımızın, zamana yatırılmış varlığımızın duruk bir kapanım olduğuna değil de ucu açık oluşuna inanırsak, ancak sabredebiliriz” diyor Özkan Gözel... “Ha varmış / Ha yokmuş /Ha olmuş gibi...” “Sabır durmaktan çok olmakla alakadar.” “ Sabrın özünde/çatlayıp durana kadar/ Yani olana kadar/ Ölene kadar/Gitmek var/Gelmek var/ Gitmek var/Gelmek var/Gelgitler içinde/ İmek ilmek/ Düğüm düğüm/Boğum boğum/ Ölüm ölüm/ Olum olum/ Örülmek var”...


    Star Gazetesi/ 8 Eylül 2001