Menü
  • NE - VARLIK VE HİÇLİK - CEVRİYE DEMİR GÜNEŞ

    26.03.2021 Felsefe özkan gözel, makale, ne varlık hiçlik, cevriye demir güneş

    Ne? sorusu ve Ne! ünleminin öncelliği ekseninde, varlık ve hiçlik üzerine trans-ontolojik bir düşünümün öznenin ormandaki yolculuk metaforuyla gerçekleştirildiği kitapta, Platoncu esinle insanın yalnızca başkalarının düşüncesine odaklanmaktansa kendi düşüncelerine de yönelmesinin doğruluğundan yola çıkılır. Bu felsefi deneme, Nietzsche başta olmak üzere, Heidegger, Levinas ve Sartre felsefelerinin varlık ve hiçlik odaklı sorunlarından yola çıksa da en çok da Özkan Gözel’in kend’oluş’a/özne’ye ilişkin felsefi dertleri ve deneyimiyle buluşturur bizi. Bu deneyim, kendisini bir hakikat olarak dayatma iddiasını taşımasa da hiç değilse dile getirdiklerinin -yine Platoncu düşünüşle- hakikatle ilişkisinde bir sanı olarak dikkate alınmayı talep eder. Okurlar olarak biz, yazarın yüklendiği kend’oluş/özne derdinin seyircisi olmayı bırakıp eş zamanlı olarak kend’oluş maceramızın yollarında/ormanında kayran’larımızı aramaya koyuluruz.

    Gözel, insanın kend’oluş/özneleşme sürecini Ne-reden geldiysek yine Ora’ya gidiyoruz! sözlerinde içerilen yolculuk metaforuyla şekillendirir. İnsanın kendiliğine doğru olan yolculuğu, sıradan bir olay olmayıp aksine her bir aşaması -başlangıcı, güzergahı, konaklama yerleri ve varış noktası- muammalar ve sürprizlerle dolu yönleriyle anlatılır. Metnin ilham kaynağı, Nietzsche’nin Dionysos Dithrambosları’ndaki Zerdüşt’ün kendiliğe ilişkin betimlemeleridir. Yazar, insanın kendilik yolculuğunun Zerdüşt’teki gibi Hiçten gelip hiçe gitmek ve Heidegger’deki gibi ölüme/hiç’e doğru gitmek anlamlarını içermediğini temellendirmeye çalışır. Kitapta kend’oluş yolculuğu, bireyin karşı karşıya kaldığı saçma, beyhudelik gibi varoluşsal hislerin dışında onu teselli eden ve bir umuda doğru taşıyan sürecin olumlu çağrışımlarıyla birlikte düşünülür. Zira yazara göre insanın bu dünyadaki kend’oluş yolculuğu, geldiği ve özlediği yere doğru olan bir yolculuktur. İnsan bu dünyada sadece bir süreliğine konaklayan bir konuk olarak bulunmaktadır yoksa yeryüzüne bitimsizce sürgün edilmiş değildir.

    Muammalarla dolu kend’oluş yolculuğunda gizem ve sürprizler, insanın Başka’ya, Başka olana açık oluşu anlamı taşıdığı gibi özneyi kendi üzerine kapanmaktan ve donuklaşıp monadlaşmaktan koruyan/alıkoyan rolüyle de ele alınmaktadır. Bu açılma, durağanlığın ötesine geçme “kendi’ndeki başkaya”, “başka bir kendi”ye ve giderek “başka olarak başkaya” yani öte’ye açılma olarak anlamlandırılır. Kitapta kend’oluş yolculuğunun kendine doğru durmaksızın akıp çağlayan bir nehre benzetildiği ve kendi’yi pür ve pak eden bir işlevi olduğu da söylenebilir.

    Ne-reden geldiysek yine O-ra’ya gidiyoruz! temel savı, Nietzsche’de öznenin Hiçten gelip hiçe gitmek şeklindeki yolculuğuyla/yorumuyla karşıtlığı içerisinde ele alınır. Gözel, öznenin kend’oluş macerasını hiç ile olan ilişkisi içerisinde ele almakta, ancak zihnindeki kend’oluş sürecini Nietzschevari bir hiç’lik anlayışına yakın tutmadığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla Batı felsefe tarihini sarsan Nietzshe bu metinde, Zerdüşt figüründen hareketle hem bizzat Zerdüşt olarak hem de kend’oluş sürecini bizzat kendi yaşantısında somutlaştıran bir özne olarak öne çıkarılır.

    Nihil’e gömülü, hastalıklı modern bireyin karşısına, onu bu hastalıktan kurtaracak bir çare/panzehir olarak La süpürgesini çıkarır yazar. Bu süpürge kendini kendinden boşaltmanın, arındırmanın aracı olarak işlev görür. Kendi’nin macerası esasında bir hiçleme deneyimi olarak karşımıza çıkmakta ve hiçleyerek yol almanın adeta “kendiyle güreşe durmak” olduğuna işaret edilmektedir. Bireyin kendiyle güreşi, herhangi bir rakibi değil, bizzat kendini alt etme çabası olarak düşünülür. Kendi’yle tuttuğu güreşte herkes’te yok olmaktan kaygı duyan kendi, bu güreşte hiçkes/kimse olma olanağına kavuşmaktadır. Kend’olma’nın aracı olarak La süpürgesi, kendini süpüre süpüre kendine giden yolun açılması işlevini görmekte, masallardaki gibi bizi sadece uzak diyarlara taşımamakta, bilakis insanı varlığın öte’sine, Başka olana doğru götürmektedir. Kend’oluş yolculuğundaki kendini süpürüş edimi, bu dünyanın dışına taşma, taşırılma edimi olarak görülür. Yazar tarafından bizzat içkinlikten öte’ye/dışsallığa doğru bir yolculuk olarak dile getirilen kend’oluş serüveni aynı zamanda ölüme doğru bir yolculuktur. Bu anlamda kend’oluş macerası bir bakıma ölmeden evvel ölmek şeklindeki zorlu mistik/metafizik bir alıştırmaya da dönüşmüş olur.

    Kitabı başından sonuna kat eden Ne sözcüğü ise varlık ve hiçlik’in aynı zamanda da kendi’nin varolma koşulu olarak karşımıza çıkarılır. İlksel neden olan ve hem bir düşünüme yani Ne? sorusuna hem de bir yaşantıya/yaşama/hayrete düşme belirtisine işaret eden ünlem olarak Ne! her şeye olduğu gibi hiçlik’e de yegane anlamını katan şey olarak sunulur bize. Berisi/başlangıcı olmayan bir muamma olarak Ne, dile/söze döküldüğünde bir soruya (Ne?), kalbe ya da gönül’e erişebildiğinde ise bir ünleme (Ne!) dönüşmektedir. Her iki anlamıyla Ne’nin muhatabı sadece kendi olmaktadır. Nietzsche’nin iki hiç (Hiç’ten gelip hiç’e gitme) fikrini aşmaya çalışan Gözel, kaynağını Ne’de bulan hiç’ten hareketle kend’oluşun gizlerle dolu orman yolculuğunu tasvir etmeye koyulur. Yazara göre kendi’nin macerası Batı felsefesinin ve varoluşçu bakışın bilindik terimleriyle bu dünyaya fırlatılmış, atılmış, terkedilmiş, bırakılmış bir insanı değil, aksine bu dünyaya/varlığa konulmuş insanın dünya ile sınırlı olmayan, varlıktan Başka’ya doğru olan yolculuğunu konu edinir. İnsanların bu dünyaya konulmuş olmaları, onların bir başına olmadıklarını diğerleriyle birlikte yaşayan özneler olduklarına işarettir. Dolayısıyla öznelerarasılık her bir öznenin yazgısı olarak ele alınır. Yazar buradan hareketle herbirimizin bir diğerine komşu olduğu fikrini dile getirir ve komşuluğun ön koşulunun bireylerin birbirleriyle konuşması olduğunun altını çizer. Böylece komşuluk birlikte olmanın bir tarzı veya bir kipi olarak düşünülür.

    Kendi’nin yolculuğu Heidegger’de olduğu gibi burada olmakla, varlığa kayıtlı olmakla sınırlı tutulmayıp, kendini La süpürgesiyle aşındırarak/süpürerek, kendiyle güreşerek öte’ye (aşkın olana) taşıyan olumsallıklarıyla ele alınır. Nihayetinde ölümle sonuçlanacak olan bu yolculuğun bir hiç’e doğru olmadığını, hiç’e dahi (dile/söze getirildiği andan itibaren) hiç olan anlamında başkaca bir varlık atfeden Ne’ye, öte’ye doğru olduğu anlatılır. Hiç dahi Ne’den ayrı düşünülememekte ve anlamını Ne’de bulmaktadır. Gözel, Nietzsche ve Heidegger’in kestirmeden giderek adeta üstünü örtüp mühürlediklerini düşündüğü iki hiç sorununu eşeleyerek onların koyduğu mührü bozma çabasını üstlenir. İki filozofun da durağanlaştırdığını düşündüğü hiç sandığının tozunu silerek mührü bozmaya koyulur. Gözel’in kend’oluşun hiç’ten ziyade onun berisinde ve ötesinde gördüğü Ne ile ilişkisi, 20.yüzyıla yeni metafizik anlayışıyla damgasını vuran Levinas’ın aşkınlığa/başkalığa ilişkin fikirlerinden de beslenir. Levinas’ın özne’yi Başkası ve Başka dolayımıyla ela alan yaklaşımı, kendilik sürecindeki özneyi Başkasıyla ilişkiden koparmadan ele alır. Ancak Gözel, Levinas’ın Başkasını, Başka’yı ben için mutlaklaştıran yaklaşımından ziyade Başkasını ve Başka’yı kend’oluşun temel yapı taşlarından ya da uğraklarından birisi olarak görür.

    Özne olmayı ya da kend’olmayı anlamlı ve mümkün kılan yegâne unsur olan Ne, öznenin başına gelen olay ile ilişkisinde ortaya konur. Öznenin başına gelen olay, onu baştan aşağı bir güzel dönüştürecek, zaman zaman veya çoğu zaman mutsuz edip güçten düşürecek bir etkiye sahiptir. Gözel’e göre her birimizin maceralı kend’olma yolculuğu; “aşk gibi, travma gibi, savaş gibi, deprem gibi ve salgın hastalık gibi ya da sevdiğini kaybetmek gibi bir olay” ile başlamaktadır. Özne ansızın olay’ın hem insanı kendinden geçirip coşturan hem de onu durgunlaştırıp kahreden/kedere sürükleyen yönüyle karşı karşıya kalmaktadır. Olay’ın etkisi, Levinas’ın Zaman ve Başka’da ölümü anlatırken dile getirdiği, öznenin gücünü, iktidarını ve güce sahip olma yetisini kaybetmesine neden olan ölüm olay’ında olduğu türdendir. Olay başımıza geldiğinde ona ilişkin hiçbir fikrimiz yoktur, burada tamamen bizim için başka olan bir şeyle ilişkideyizdir. Ancak burada olay’ın Levinasçı anlamını ardında bırakarak kend’oluşu tetikleyen beklenmedik oluşturucu etkisi belirgin kılınmaya çalışılır. Yazara göre burada bulunuşumuz, dünyada oluşumuz yani varlıktaki yerimiz olay’ın etkisiyle sorgulanır ve daha da dikkate değer hale gelir. Olay’da, insanın varlıktaki yerine ilişkin farkına varma, varlığın berisine ve öte’sine geçme hamlesi saklıdır. Olay, öznenin düşünümünü başlatır ve bu düşünüm onu varlığı katetmeye, onun ötesi’ne geçmeye çağırır. Kısaca Ne kendisini olay ile ifşa eder ve yine olay aracılığıyla öznenin kendisiyle ilişkisini, ondaki temelini açığa vurur. “Olay olmadan açılmayan kalpler/özneler olduğu gibi, olay olduğunda bile ona sağır ve kör olan kalpler/özneler de vardır.” Olay herkeste aynı dönüştürücü etkiyi yapmasa da kend’oluş macerasına yönelen insanın varoluşunu sarsarak dönüştüren bir etkiye sahiptir.

    Özne, Ne’nin varlığı aşan gizini taşıyan bir imkân olarak ve Ne’liği dikkate alındığında varlığa sığmayan, varlığa fazla bir varolan olarak karşımıza çıkar. Öznenin varlığa sığmama, onu aşabilme ya da ondan taşabilme olasılığı bir fazilet/erdem olarak kabul edilir; bu fazilet sayesinde özne, varlığın berisi’ne ve öte’sine gidebilir ve bu surette kendi “yaratılmışlık koşulunu keşfedebilir.” Bu keşif yoluyla müstesna/biricik bir varolan olarak özne, varlığının ya da burada bulunuşunun sonluluğunu idrak edip kendini sonsuza açılmış olarak bulur. Varlık’ta sığıntı gibi olan özne Nere’den geldiyse yine Ora’ya giden! kend’oluş macerasında sonsuza ancak varlığı katederek açılabilmektedir. Özne varlıkta konuk, sığıntı olarak, varlık da adeta sığınak, konaklama yeri olarak düşünülmektedir. Burada yazarın Nietzsche’nin iki hiç arasında şaşkın ve naçar bir şekilde kendine ve/veya varlığa takılı kalmış özne tasavvuruna karşı (beri’si ve öte’siyle) aslen Ne ile, dolayısıyla sonsuz ile irtibatlı ucu açık bir öz-ne tasavvuruyla çıktığını görmekteyiz. Bu dünyada misafir olan özne beri ile öte arasında, kendi ma-hiyetini bu demektir ki ne-liğini aramakta ve ancak arayarak kend’olabilmektedir. Varlık’ın özneye dar gelmesi, aynı zamanda öznenin varlığın dışına çıkma arzusunun da işaretidir. Her ne kadar varlık özneye dar gelse de dünyadaki bulunuşu özne için anlamlı bir bulunuştur, bu bulunuşun öteye doğru bir hamlesi olmakla birlikte dünyayı çekip çeviren, dönüştüren bir yönü de vardır. Kend’oluş macerası sosyallikten dışlanmış bir macera değil bilakis sosyal ilişkiyle sınanmış, doğrulanmış bir maceradır.

    İnsanın kend’oluş sürecinde ölüm ve ölüm sonrası fikrinin kurucu etkisini göz önüne alan yazar, ölüm-den-sonrası’nın “bir olasılık suretinde dahi olsa özneye etkisi bakımından” hesaba katılması gerektiğini ileri sürer. Çünkü ölüm ve sonrası esasen “beklenti”, “arzu”, “umut” ve “korku” kiplerinde özlem olarak zaten yaşanmaktadır. Heidegger’de olduğu gibi insanlar ölümü, “ölüme-doğru-olma” anlamında daha şimdiden yaşamaktadır. Özne “ara-da var-olan” olarak yani “dünyada olan olarak”, bir yanıyla geldiği yere diğer yanıyla özlediği yere doğru olarak tasavvur edilmektedir. Tam da bu noktada Heidegger’e yönelik ciddi bir eleştiri gündeme gelir; yazara göre Heidegger ölümün, belirsiz de olsa bir olasılığı barındıran muamma karakterini yok sayarcasına hiçlik (Nichts) olarak mühürleyip bırakır. Oysaki ölüm bahsi fenomenolojinin dar alanıyla sınırlı tutulmayıp aşılmalıdır. Heidegger’in deneyim ötesi bir alan olan “ölüm ve sonrası”nı hiçlik olarak adlandırmasıyla bir sınır aşımını gerçekleştirdiği ve kaçınılmaz olarak fenomenolojiden metafiziğe kaydığını belirten Gözel, Heidegger’in izini sürerek fenomenolojinin sınırlarını bir nebze de olsa aşındırarak ölüm’ün salt olarak hiçlik değil de, hiç-olma olduğunu düşünmeyi denediğini vurgular ve bu fikrini, başka bir kipte de olsa “ölerek hiç-olmak, her şeye rağmen olma’ya devam etmektir” sözleriyle temellendirir. Bu temellendirme “olma”nın anlamını “dünya-da-oluş”la sınırlı tutmayıp, beri ile öte’ye doğru genişletmektedir. Yazar, Heidegger’in ölüm düşüncesindeki öte’ye doğru olmanın imkanının hiç olarak ortaya konulması karşısına, hiç’in “olma” anlamına doğru genişletilebileceğini ileri sürmekte ve ölümü hiçlik olarak değil de “hiç olarak bir şey olma” şeklinde düşünmenin olanağını aramaktadır. Ölüm ve sonrası öznenin kend’oluş macerasını etkilemekte ve umut ile korku duyguları arasındaki gerilimde/salınımda bu hayatı dönüşüme uğratabilmektedir. Dolayısıyla özneyi hem geçmişi hem geleceği açısından bu kadar etkisi altına alan ölümün hiçlik olarak düşünülmesi bir eksiklik olarak görülmektedir. Zira şimdi’de olan özne, geçmişinden olduğu kadar, umutla veya korkuyla yaklaştığı gelecekten de derinlemesine etkilenmektedir.

    Bireyin kendilik süreci, sonsuzluğu da imlemektedir. Sonsuzluğun öznedeki görünümü “arzu, beklenti, umut ve korku” gibi çeşitli kiplerde özlem olarak açığa çıkmaktadır. Yazar insana özgü temel bir duygulanım olan özlemi, özlemeyi gündelik/beşeri anlamıyla sınırlı tutmayıp onu metafizik anlamda öznenin sonsuza özlemi olarak anlamlandırmaktadır. Özleme özneyi belirleyen temel bir halet-i ruhiye/duygulanım olarak öylesine güçlüdür ki Heideggerci anlamıyla kaygı (Sorge) bile temelini orada bulmaktadır. Kend’oluşu derinden harekete geçiren, onun kendi’yle ve Başka’yla ilişkisini koşullandıran işte bu özlemdir, özlemedir. Gözel bunu uçmağa özlem aynı zamanda sonsuza özlem ya da sonsuz’u özleme olarak tarif eder. Öznenin özleme ile karakterize edilen kendinden kendine doğru olan yolculuğu bu sefer aynı kendi’ye değil yeni bir kendi’ye doğrudur. Yeni bir kendi’ye yol açan sonsuza özlem duygusu, öznenin ölüm ve sonrasının bilinmezleriyle dolu olan yolcuğunda, özne için hiç’in anlamını dönüştüren bir anlama sahiptir.

    Kendine doğru yeni bir sefere çıkış olarak tasvir edilen özneleşme sürecinde özne, kendinden hareketle yeniden ama bu sefer yeni bir kendi’ye doğru yola koyulur. Bir sefere çıkma olarak tasvir edilen özneleşme yolculuğunda özne zamansallığıyla birlikte düşünülür, bu süreç tözsel, aynılaştırıcı, kendini olumlayıcı, kendine doğru bir kapanımı değil tersine kendine doğru bir açıklığın tasavvuru olarak görülür. İşte öznenin kendine açıklığı, muammalarla dolu olan orman yolculuğunda kendini yeniden inşa etmesinin yolunu açar. Orman, kendine doğru yolculuğa çıkmış olan özneyi bilinmezlikleriyle, çetrefilli görünümüyle ve çıkmazlarıyla kıskıvrak etkisi altına alsa da yine de Gözel’in de belirttiği şekliyle yolcuyu kayranlara (ormanda birdenbire beliriveren açıklık) da götürebilir. Kayran’ın ormanda olduğumuz hissini yıkan açıklığı, ormanın dışarısı hissini verdiği için öznenin kendiyle yeni bir karşılaşmasının olanağı olarak görülür. Kend’oluş deneyimi, ormanda yapılan yolculuk misali içkinliğin bağrındaki bir dışsallık yani bir aşkınlık deneyimi olarak görülür. Sonuç olarak kitapta varlığa sığmayan, içsıkıntısında boğulan insanın varlıktan taşan özne olma yolculuğu, umut ile korku arasındaki salınımda ele alınır. Bu düşünüşün ardında ölüme ve varlığa ilişkin hiç odaklı bakışın dönüştürülmesi inancının yattığı söylenebilir. Zira yazar öznenin özünü arama yolculuğunu aynı zamanda öte’yi felsefeye yeniden buyur etmenin yolculuğu olarak görmektedir.


    Kaynak: Beytulhikme