Menü
  • Mevcut Durum’da Sanatın Halleri

    07.10.2019 Sanat, Felsefe özkan gözel, söyleşi, sanatın halleri


    -“Öyle bir çağdayız ki artık sanatın sosyo-ontolojisinden bahsetmekte zorlanıyoruz; başka bir deyişle sanatla toplum arasındaki ilişkiyi anlamlandırmakta güçlük çekiyoruz” diyorsunuz? Niçin böyle bir güçlük çekiyoruz sizce?
    -Bu büyük ölçüde yaşadığımız çağın karakteristikleriyle ilgili. Bugün biz postmodern ve/veya geç kapitalist bir dönemi “idrak ediyoruz”. Gerçi idrak ediyoruz dedim, ama aslında biz bu çağı “ne olup ne bitiyor” anlamında idrak etmeye çalışıyoruz. Sanat, çağı ve varlığın bu çağa özgü hallerini idrak çabasında karşımıza çıkan esaslı bir imkân. Ama, bilirsiniz, “Et kokarsa tuzlarsın, tuz kokarsa ne yaparsın” diye bir deyim var dilimizde. Burada bu sözlerle sanatın (da) koktuğunu ima eder gibiyiz. Acaba gerçekten öyle mi? Umarım sanatın bize sunacakları tükenmemiştir hâlâ. Öte yandan bu çağda sanatın ölümünden ya da bir hitama vardığından bahsedildiğine tanık oluyoruz sıklıkla. Daha az kötümser bir ihtimalle sanat ölmedi henüz ama can çekişiyor. Sanatın sosyo-ontolojisinden bahsetmekte zorlanmamız da bu durumla birebir bağlantılı aslında. Bugün sanatın toplumla (milletle) bağı çoktan meşkûk hale gelmiş durumda. Hâkim eğilim sanatın bireysel yaratıcılığın bir dışavurumu olduğu yönünde. İkinci nokta sanatın endüstriyelleşmesi ve sanat piyasasının sanat eserinin sadece fiyatını değil –daha vahimi– ne olduğunu belirler hale gelmesi. Sanat bugün Batı’da sanatkârları, eleştirmenleri, koleksiyonerleri, müzeleri, galerileri, bienalleri… ile muazzam paraların döndüğü bir sektöre dönüşmüş durumda. Bugün sanat(kâr) toplumla ve onun değerleriyle organik ve sahici bir ilişki kurmak yerine, postmodern ya da geç modern bir savrulmanın içinde bireyci ve kapitalist bir çarka kapılmış durumda. Sanat –hâkim sanat– toplumun içinde değil ama tam da tepesinde yuvalanmış vaziyette kıymeti kendinde menkul bir şekilde tufeylî bir hayat sürüyor adeta.
    -Sizin peşinde koştuğunuz soruların başında sanatın bizi kurtarıp kurtarmayacağı geliyor. Ne dersiniz, sanat bizi kurtarabilir mi?
    -Sanatın bizi “kurtarabileceği” koşullardan bahsedebilmek için bugün belki de önce sanatın kendisinin “kurtarılması” lazım. Sanatı neden kurtarmalıyız? Az önce işaret ettiğim makûs çarktan. Peki ama, aktüel sanat bir yana, genel olarak sanat bize bir kurtuluş vaadinde bulunabilir mi? Kuşkusuz sanat bize bir şeyler vaat eder. Ama kurtuluşu vaat edebilir mi? Bilindiği üzere Heidegger yaşadığımız “teknolojik nihilizm çağı”na çare olmak babından sanatın önümüze büyük imkânlar açtığına inanıyor, giderek de sanatın bizi kurtarabileceğini yani selamete erdirebileceğini vehmediyordu. Sanat burada adeta dinin yerine geçmiştir. Nitekim Heidegger öldüğünde, vasiyeti üzere, mezarının başında Hölderlin’den mısralar okunmuştur, ilahi ve/veya dua niyetine. Şiirleri Heidegger sağlığında kendi seçmiş ve orada oğlu okumuştur bizzat. İşte “Ekmek ve Şarap”tan bazı bölümler ve saire. Heidegger Hölderlin’e modern zamanların yalvacı muamelesi yapar, onun mısralarını evirir çevirir, adeta ayet hadis gibi tefsir eder, tevil eder. Bu çabayı ya da bu eğilimi son derece ilginç ve semptomatik buluyorum. Zira, anlaşıldığı kadarıyla, Batı metafiziğinden nam-ı diğer onto-teolojiden ümidini çoktan kesmiş olan filozof “Kehre”den sonra yani düşüncesinin sonraki evresinde adeta yana yakıla tutunacak bir dal aramakta, bunu da asıl ve asil sanat olarak şiirde, bilhassa da Hölderlin’in şiirinde bulmaktadır. Ben, sanatın bize çok önemli bir imkân sunduğuna inanmakla birlikte, o kadar ileri gitmiyorum tabiatıyla! Bu beşeri faaliyeti vahiy mesabesine yerleştirmiyorum söz gelimi. Bununla birlikte, eğer sanat içine düştüğü açmazdan çıkıp belini doğrultabilirse, hakikat araştırmasında önümüze yeniden imkânlar açabilir diye ümit ediyorum. Sanat toplumun kıymet hükümlerine istinaden ve bunları yükseltmek üzere işlev görebilir ya da görmelidir diye inanıyorum. Toplumun yükselmesi bireyin de yükselmesi demektir, malum toplum bireylerden oluşmadır. Toplumdan aldığının üstüne bir şeyler koyup bunu yine topluma veren bir sanatkâr prototipini önemsiyorum. Peki, bu şartlarda sanatın geleceği ne ola ki? Sanatın geleceği, geleceğin sanatına bağlıdır. Bekleyip göreceğiz.
    -Sanatın dinden koparak, lâdinî bir din ya da tinsellik teşkil etmeye çalıştığını söyleyebilir miyiz? Bu gelişme ne tür sorunları doğurur?
    -Evet, modernlikle birlikte sanatın dinin (en başta da Hıristiyanlığın) yerini aldığını tam olarak söyleyemesek de, en azından ona alternatif teşkil eden bir tinsellik formu oluşturduğunu söyleyebiliriz. Dinden ümidini kesenler tinsellik ihtiyacı içinde sanata sığınabiliyor. Bugün bilhassa Batı’da “sanat dini”nin de müminleri, bağlıları, takipçileri var. İşte Pazar günü ayin için Kilise’ye gitmektense, konsere, müzeye ya da bir performansı izlemeye giden ve sanata tinsel ya da dinsel bir beklentiyle yaklaşan hatırı sayılır bir kitle var Batı’da. Kilise’nin bıraktığı boşluğu, görünüşe bakılırsa, sanat kısmen de olsa dolduruyor. Aslında dinin refiki olan, olması gereken sanat, Batı’da her nasılsa dine hasım ya da en azından rakip hale gelmiş bulunuyor. Peki ama bir tinsellik formu olarak sanat dinin bıraktığı boşluğu sahiden doldurabilir mi? Takipçilerine bir vecd imkânı sunabilir mi? Sanat kalıcı anlamda bir umut olabilir mi? İşaret etmelidir ki bugün Batı’da sanat en azından bir kısım insanlar için lâdinî bir din hüviyetinde, zira onlar tinsellik ya da dinsellik ihtiyaçlarını bir ölçüde sanattan karşılıyorlar. Sanatla sermest olmak yetebiliyor onlara.
    Gelgelelim sanatın bizdeki tarihsel macerası pek de öyle değil. Biz sanatın dün olduğu gibi bugün de dinle rekabetinden değil dayanışmasından fayda umabilecek durumdayız. Keza bu dayanışma sanatımızı zayıflatmak şöyle dursun güçlendirebilecek bir şey. Sanat da din de, tabii her biri kendi tarzınca, hakikati arar ve araştırır. Sanat bunu güzellik (hüsn), din ise doğruluk ve içtenlik (sıdk) üzerinden yapar. Bu arayışta güzellik ile doğruluk ve içtenliğin ayrışması değil ama birlikte gitmesi hakikat adına büyük bir imkândır.
    -Sanat, bura’dakinden daha fazlasını/daha başkasını görebilmek, sezebilmek için bir imkân mıdır? Gerçekte sanat dünyanın gizemine dair bir şuurluluk hali peyda eder mi?
    -Sanatta kurtarıcı bir güç vehmetmesem de, onda yatan kimi imkânları çok önemsiyorum. Şayet siz gizemi çözülmüş diyeceğim şu dünyada Mevcut Durum’dan rahatsız iseniz, içine gark olduğunuz bu Durum’dan bir çıkış yolu arıyorsanız, sanata müracaat edebilirsiniz ya da etmelisiniz. Bilimin teknolojiyi yanına alıp hakimane bir edayla “bu böyledir” diye vaz ettiği ve her şeyin kendiliğinden-açık, göz önünde ve niceleştirilebilir kabul edildiği kripto-pozitivist bir dünyada, sanat bize “bu böyle olmayabilir” ya da “bu şöyle de olabilir” hissiyatını verir ya da verebilir ki böylece Mevcut Durum tartışma konusu haline gelir.
    Hayat, der Gandi, çözülecek bir problem değil, yaşanacak bir gizemdir.” Gizem diye, muamma diye, gayb diye bizi aşan, aşkın bir şeylerin olduğunu yani her şeyin çözülebilir bir probleme ya da bilinebilir bir bilmeceye indirgenemeyeceğini biz en iyi dinden ve bu arada sanattan öğreniriz. İdrakimizi aşan, bizi duraksatan ya da afallatan şeyler vardır âlemde. Keza ayın bir de görünmeyen bir yüzü vardır. Hayata çözülecek bir bilmece gözüyle bakan bilim aklın kesif ışığını varlığın her köşesine düşürme ve varlığı çıplaklığında ele geçirme derdindedir. Bilim, evet, indirgeyicidir. Sanatsa bize gizeme açıklığı temin eder, bizi gizemin gizemliliğinden haberdar eder. Bizde varlığın görünmez, kapalı, örtük alanlarına dair bir şuurluluk hali peyda eder. Sanat yoluyla biz varlığın kendini nasıl açıyorsa, öyle de kapadığını duyumsayabiliriz. Keza her şeyi bilme ve yapa-bilme iddia ve iştihasındaki tekno-bilimin hâkimiyetinde şekillenen Mevcut Durum’un ötesini, dışını, fevkini biz sanat yoluyla ya da sanat içinden tahayyül edebiliriz. Sanat, Durum’dan rahatsız olanları öteye uyandırabilir ve varoluş muammasına karşı bizde derin bir farkındalık yaratabilir. Din ile birlikte sanat bura’da ora’yı aramanın ve bu maksatla kendimizi aralamanın esaslı bir yoludur.
    -Sanatın hakikatle ilişkisi nasıl bir şeydir?
    -Önce şunu ifade etmeme müsaade edin: Sanatın hakikati tam da onun hakikatle ilişkisinden doğar. Hakikati tarif etmenin çeşitli yolları var. Ben burada duruma özgü bir tarife başvuracağım: Hakikat, müşteki olduğumuz genelleşmiş ve kurumsallaşmış yalan olarak Mevcut Durum’un dışını, fevkini, ötesini ifade eder tam olarak. Hakikati düşünmenin ve/veya duyumsamanın bence üç mümkün yolu var: Din (daha doğrusu ed-Din), Aşk ve Sanat. Bunlar Mevcut Durum’a massolmuş kendi’nin kendinden çıkma yollarıdır aynı zamanda. İnsan hakikatin sevkiyle kendinden çıkabilmeli ki yeniden yani yenilenmiş olarak kendine gelebilsin. Sanat, hakikat arayışında bize yoldaşlık ettiği ölçüde kayda değer ve anlamlıdır. Oyun ve oyalanmaya dönüştüğünde ve hakikat arayışından koptuğunda ise bir yalana dönüşür: Var biraz da sen oyalan! Öte yandan hayatımız hakikatin bıraktığı boşluklarla doludur; evet, boşluklarla. Bu boşluklar doldurulsun diye bırakılmıştır adeta. Din, Aşk ve Sanat bunları doldurma çabasıdır –tabii her biri kendi tarzınca. Eğer hayatımız daha baştan hakikatle meşbu yani dolu olsaydı, ne sanata ne de dine hiç mi hiç ihtiyaç kalmayacaktı. Ama öyle değil.
    -Sanatı, estetik bir kategori olarak değil de daha çok ontolojik bir yaklaşımla değerlendiriyorsunuz. Bu alışık olduğumuz bir yaklaşım değil. Bu yaklaşımda muradınız nedir?
    -Bu daha ziyade Heidegger’in yaklaşımıdır. Bilindiği üzere felsefi bir disiplin olarak estetik 18. asırda doğmuştur. Sanatın özerk bir alan olarak tezahürü için de 19. asır burjuva toplumunu beklemek gerekecektir. Bu surette, sanat eseri estetik bir haz nesnesine, beğeni yargısına konu bir şeye dönüşür. Heidegger gibi söylersek estetikleştikçe sanatın varlıkla bağı kopar, sanat giderek hayattan kopar. Avangard hareketin 20. asrın başlangıcındaki isyanını hatırlayalım. Heidegger’e göre sanatın aslı, asaleti insanın varlıkla bağını kurmasında ya da tazelemesinde yatar. Yine filozof Sanat Eserinin Kökeni’nde güzelliği hiçbir biçimde kendi başına ve kendi için tebarüz ettirilmesi gereken estetik bir mesele olarak ele almaz. Ama orada güzellik dediğimiz her neyse onu ana mesele olarak hakikate yani varlığın “açığa-çıkması”na bağlar. Esasında Heidegger’in asıl derdi bir başına sanat değil, sanat üzerinden hakikattir, varlığın hakikati. Hakikat kendini sanat eserinde görünüşe çıkarır.
    -Sizin için sanat yaratıcı bir etkinlikten çok, bir mecra, bir ortam. Sanatkâra burada nasıl bir fonksiyonu yüklüyorsunuz?
    Burada sanatkâra bir fonksiyon yüklemekten ziyade sanatkârı bizatihi bir fonksiyon olarak düşünüyorum. Neyin fonksiyonu? Sanatın. Dolayısıyla burada sanatkârın sanatın önüne geçirilmemesi ya da üstüne çıkarılmaması gerekiyor. Asıl olan sanattır, yapılan iş, ortaya konulan eserdir. Sanatkâr, lüzumu halinde, yaptığı iş, koyduğu eser üzerine konuşmalıdır tabii, ama esasta onun kendini kendinden göstermesine müsaade etmelidir. Oscar Wilde’ın sanıyorum, bir sözü vardır: “Sanatkâr eserini öne sürer, kendini geri çeker” diye. Yani sanatkâr dediğimiz bireyselliğini ya da benliğini mütemadiyen ve ısrarla öne çıkarmamalı, eserin eser olarak kendini kendinden ifade etmesine imkân sağlamalı ya da müsaade etmelidir. Elbet bir sanatkâr eseriyle konuşulmalı ama eserinden çok konuşulmamalıdır. Bugün ama öyle değil. Bu aslında modernist sanatkâr tasavvuruna dayanıyor büyük ölçüde. Bu tasavvura göre sanatkârdan bir nevi “dâhi” olarak söz edilir. Mesela Kant’ta durum böyledir. Keza bu tasavvura göre sanatkâr “yaratıcı” olup eserin bizatihi “kaynağı”dır. Oysa Heidegger’e göre sanatkârın da, sanat eserinin de kökeni sanattır. Bu demektir ki sanat eseri öyle bireysel yaratımın bir dışavurumu falan değildir. Yine filozofa göre sanatkâr “bir geçit yolu”dur. Ben de bu görüşü paylaşıyorum. Sanatkâr kendine geleni bize aktarır ya da aksettirir. Sanata, sanatına vesile ya da tercüman olur: O, bir “oluk” misali bir yerden alır ve bir yere verir: Bu alıp verme esnasında elbette alıp verilen şey onu alıp verenin bir şekilde rengine boyanır. Bununla birlikte, esas olan akıştır yani sanattır, sanatkâr değil diye düşünüyorum. Belki de sanatkârane bir adaptan, bir sanat terbiyesinden söz etmek gerek burada: Sen sus, sanatın konuşsun. Ya da; kendini ketm et, sanatını faş et. Ama ne yazık ki bugün sanat –daha ziyade piyasanın marifetiyle– bireysel bir performansa ve bu performansın getirdiği kişisel tatmine dönüşmüş durumda. Sanatkâr çok fazla öne çıkıyor bugün, sanatını gölgeleyecek kadar. Çağın bir belası olan bu durum, hakikat araştırmasında sanatın bir imkân arz etme özelliğini mütemadiyen kemiriyor, zayıflatıyor.
    -Ara, berzah, hayal âlemleri son zamanlarda sıkça üzerinde durduğunuz kavramlar. Sanat için, hususen de İslam sanatı için mezkûr kavramlar ne türden imkânlar içeriyor acaba?
    Genel manada sanatın, özel manada İslam sanatının bir berzahta, bir “ara”da bulunduğunu ya da oluştuğunu düşünüyorum. İslam sanatını esas alırsak, bu sanat bugün tarih ile güncel, eski ile yeni “arasında” adeta sıkışmış vaziyette. Şahsen bunun illa menfi bir şey olmadığı, dahası bir imkâna dönüştürülebileceği kanaatindeyim. Ama daha önemli olanı, İslam sanatı daha temel bir anlamda yani metafizik anlamda berzahta yani “ara”da bulunuyor. Nedir burada berzah dediğimiz şey? Bu kavramı Fütûhât-ı Mekkiyye’ye müracaatla açıklığa kavuşturabiliriz. İbn Arabî’ye göre “berzah” iki yanı, iki yakayı, iki düzeyi, iki hali veya iki özelliği hem birleştiren hem de ayıran “ara”dır tam olarak. Bu, aynı zamanda “hayal mertebesi”nin tarifidir. İbn Arabî hayal mertebesini “en geniş mertebe” olarak görür, keza ona göre her şey hayalden mamüldür. Dolayısıyla berzahî-hayalî özellik her şeye yani insana ve tüm bir âleme sirayet etmiştir. Şimdi ben İbn Arabî’nin vurguladığı bu berzahî karakterin sanat eserinde de cari olduğu kanaatindeyim. Söz gelimi Sinan’ın bir eseri olan Süleymaniye Camii’ni ele alalım. Bu eserde yer ve gök, görülür ve görünmez, ahret ve dünya, içerisi ve dışarısı… birleşir ve ayrılır. Bunlarda birleşmeyi ve ayrılmayı mümkün kılan bir “ara” vardır. Bu, onlar arasında geçişi mümkün kıldığı gibi, onları birbirine bağlayan bir geçit ya da bir köprü işlevi görür; dahası, böyle olarak eser, bir nevi geçişimin vukua geldiği şu “ara”yı ya da şu “orta-m”ı ifade eder. Ben bu birleşip ayrılmayı aynı zamanda “bir-ara-da-lık” kavramıyla ifade ediyorum: Bir-ara-dalık’ta “ara” vardır ki bu kavram aynı zamanda “birlik-içre-farklılığı” ifade eder. Burada söz konusu olan, tevhit ilkesinin bir dışavurumu ya da bir açılımı olan şu “vahdet-de-kesret”tir belli bir açıdan bakıldığında. Ben, İbn Arabî’den ödünç aldığım berzah kavramı ışığında bir ara fenomenolojisi geliştirmeye ve bunu esere tatbik etmeye çalışıyorum. Eserin eserliğine ontolojik olarak içkin “ara”dan hareketle işbu eserin çözümlenebileceği kanaatini taşıyorum. Bu bana eserin eser olarak varlığını yorumlarken üstünde yürünebilir bir yol olarak görünüyor.
    -Günümüzde İslam sanatının metafiziğinden söz edebilir miyiz? Bunca bölünmüş, parçalanmış bir dünyayı hem dikey hem yatay olarak birleştirecek bir sanat metafiziğini mümkün görüyor musunuz?
    Bir süredir İslam sanatının bir metafiziği var mı, olabilir mi, olmalı mı gibi konular üzerine kafa yoruyorum. Gerçekte İslam sanatı belli bir metafizikten sızıyor. Yani belli bir metafiziğin sanatta ve sanat olarak cisimleşmesi söz konusu. Arka planda bazı temeller, ilkeler, yapılar yatıyor. Bizim bunları bugün yeni baştan düşünmemiz, yeniden baştan formüle edip yorumlamamız gerekiyor. Gerçi bugün Batı metafiziğinin belli bir kapanıma uğradığından söz ediliyor. Nitekim hâlihazırda Batı’da metafiziğe dair yapılan çalışmalar ret özelliğinde değilse zeyl mesabesinde. Bir kapanım var gibi gerçekten de. Nitekim post-metafizik bir dönemden söz ediliyor sıklıkla. Biz ise kendi kaynaklarımızı tüketmek bir yana henüz tam anlamıyla keşfetmiş bile değiliz. Bizim daha ziyade kendi kaynaklarımıza açılmamız yani açılabildiğimiz kadar açılmamız gerekiyor. Haddizatında İslam metafiziğini yeniden düşünmek demek, öncelikle tasavvuf metafiziğini ve Kelam’ı alıcı bir gözle yeniden ele almak ve işlemek demek. Tasavvuf metafiziğini yeniden düşünmek İbn Arabî’ye müracaatı adeta kaçınılmaz kılıyor. Bu büyük dimağ, bu deha ne yazık ki Vahdet-i Vücutçu doktrin içinde boğuntuya getiriliyor ve tüketiliyor. Ben İbn Arabî’nin düşüncesinde bu mahut doktrinden fazla ve –evet, söylemeye cüret edersem– belki de başka bir şeyler bulunabileceği kanaatini taşıyorum. Bir doktrinin bir düşünürden mülhem olması işbu doktrini her bakımdan o düşünüre mal etmeyi zorunlu kılmaz. Bugün biz İbn Arabî’yi onun görüşlerini sistemleştirip doktrinleştiren ve bu surette sabitleyip donduran Konevî’nin ve haleflerinin gözüyle, neredeyse münhasıran bu gözle görüyor, okuyor ve anlıyoruz. Şahsen bu noktada bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. İbn Arabî’ye dair kalıplaşmış ya da standartlaşmış doktriner yorumun aşılabilir ya da aşındırılabilir olduğu kanaatindeyim. Keza onun düşüncesine dair farklı türden ve zaviyeden okumaların ve yorumların pekâlâ mümkün, dahası elzem olduğuna inanıyorum. Söz gelimi İbn Arabî’yi bir de İmam Rabbânî ile birlikte okumaya ne dersiniz? Doğrusu İbn Arabî’yi mezkûr doktrinin dışında okuma imkânları, onda “söylememiş” olarak kalanlar ve onda “yeniden söylenme”yi ya da “yeniden formüle edilme”yi bekleyen hususlar beni ziyadesiyle cezp ediyor. İşin esası bugün İslam ve tasavvuf metafiziğinin kaynaklarını yeniden, yeni bir gözle okuma zarureti kaçınılmaz bir şekilde önümüzde duruyor. Buradan hareketle İslam sanatının meselelerini metafizik düzeyde yeniden yani yeni bir gözle ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Tabii bunu gerçekleştirirken bir yandan da bu çağın verimlerini hesaba katmalıyız ki bu da kaçınılmazdır.
    Daha genel manada konuşursak, bugün metafizik yönelimli bir sanata ihtiyacımız olduğunu, üstelik bu ihtiyacın mübrem olduğunu düşünüyorum. Bugün sanat adeta kendini şahadet âlemi dediğimiz görünür âleme kapatmış durumda. Bir nevi tek-dünyalılık ya da tek-katmanlılık hâkim. Varlık katmanları adeta teke indirgenmiş durumda. Sanat bugün bilinç ile bilinçaltı arasında umarsızca gidip gelen sanatkârın bireysel ve performans temelli bir aktivitesine dönüşmüş halde. Oysa sanat az önce belirttiğim gibi hakikat arayışının bir ifadesidir aynı zamanda. Bu imkân onda yatmaktadır. Bu manada sanat estetik bir mesele olmanın ötesinde, hakikatle, hilkatle ya da hilkatin hakikati ile irtibatımızı kurar ve canlı tutar. Yine sanat bura’da ora’yı aramanın bir imkânı olarak öne çıkar. Mevcut Durum’dan bunalanlar için başka’ya bir açılımdır, keza “gizem”e açıklıktır o. Sanat şahadet âleminin ötesinde gaybî olanın varlığını duyumsatır bize. Bilhassa da bizi hayal mertebesiyle yani misal âlemiyle irtibatlı kılar. Âlemin ve insanın kendinin berzahî-hayalî karakterine dair bizde bir farkındalık oluşturur. Şuna da bilhassa işaret etmelidir ki metafizik boyutundan kopan sanat içinde mahpus ya da mahsur kaldığımız Mevcut Durum’un bir ikrarına ve tekrarına yönelebiliyor ve bu çerçevede bir oyuna, bir oyalanmaya dönüşebiliyor. Ben, öte’ye iştiyak anlamında metafizik duygunun bizi Mevcut Durum’a karşı eleştirel kıldığı ve uyanık tuttuğu fikrine sahibim. Bu yüzden de kendi payıma sanatın metafizik olanla alışverişini çok önemsiyorum.
    -Son bir soru. Yakınlarda felsefî bir deneme mahiyetinde Kendi İçine Düşmek adlı bir kitabınız yayınlandı. Sırada yayınlanmayı bekleyene başka bir çalışmanız var mı?
    -Evet. Kelimeler İçindeyim adında bir çalışmam var. Daha ziyade kitaplardan yola çıkan ve bu çağda yaşıyor olmanın ne manaya geldiğini sorgulayan bir kitap bu. Bir dizi denemeden oluşuyor.
    -Bu güzel ve kapsamlı söyleşi için çok teşekkür ederiz.
    - Ben teşekkür ederim.


    Muhayyel, no: 9 Ocak 2019