Ömer Lekesiz
“Bizim madde tasarımımız” der Bergson, “bedenler üzerindeki olası eylemlerimizin ölçüsüdür; ihtiyaçlarımızı ve daha genel olarak işlevlerimizi ilgilendirmeyen şeyin ortadan kaldırılmasından kaynaklanır.”
Bu Bergsonal çerçeveye, manevi taleplerin teşekkül serüvenini de katarak, bizi ilgilendirmeyen şey(ler)in ortadan kaldırılmasının, (en geniş anlamıyla canlı /ruhlu ve düşünen / tinli) bedenimize, maddi ve manevi planında en gerekli olanı seçebilmesi için yer açmak olduğunu söyeleyebiliriz.
Bununla kastettiğim, boşaltma değildir çünkü, boşaltmamızda bir ölçme, bir hesap-kitap vardır; orada tam da ortalık yerde durduğu halde, bize gerekmediği için bir var’ı yokluğa havale etmemizi (mevcut iken, zihnen / tinsel olarak nâmevcut hale getirmemizi) kastediyorum; Özkan Gözel’in Ketebe Yayınları’ndan çıkan kitaplarından birine ad olarak verdiği Kendi İçine Düşmek’in gereğince gerçekleşmesinde etken olan hesapsızlığı.
Ancak, arz ettiğim maksatla ortadan kaldırdığımız şeyler, (bize rağmen) var olmayı sürdürdükleri için, sanki yoksanmalarının intikamını alırcasına bizim kendilerine toslamamıza / içlerine düşmemize de neden olurlar.
Gözel’in adını zikrettiğim kitabında, buna dair harika bir denemesi de yer alıyor.
Gökte Yıldız Arar İken başlığını taşıyan bu denemesinde Gözel, belirttiğimiz türden bir durumu, toslayanın Kendi İçine Düşmek’teki samimiyeti bakımından sevimliliğini, “Gökteki şeyleri bilmeye onca tutkuyla çabalarken burnunun ve ayaklarının dibindekinden habersiz”liği bakımından gülünçlüğünü, düş-ünme ve düş-me edimiyle birlikte harmanlayarak anlatıyor.
Gözel, son tahlilde düşmeyi, düşünmenin bedeli olarak olumlarken, Thales’le ilgili meşhur örnekten hareket ederek şunları söylüyor:
“Thales, başı göklerde düşünceli ve dalgın bir şekilde yürüken birdenbire kuyuya düşüvermiş ve bu suretle hizmetçi kızın yani düşünceyle pek alışverişi olmadığı anlaşılan ‘avamdan’ birinin alayına muhatap olmuştur. Yine de ilginç ve öğreticidir hizmetçi kızın sözleri. İlk bakışta bir ‘çelişki’yi açığa vurur gibidir bu ironik sözler: ‘Gökteki şeyleri bilmeye onca tutkuyla çabalarken burnunun ve ayaklarının dibindekinden habersiz!’ Peki ama burada yatan bir çelişki midir gerçekte, yoksa felsefeyle iştigal eden biri olarak Thales’in başına gelen ‘tabii’ ya da ‘beklenilebilecek türden’ bir şey midir? Platon’a sorarsanız ‘Aynı alay felsefeyle hemhal olan herkese uygun düşer.’ (...) Hatırlatmalıdır ki philo-sophos ‘hikmeti seven’ ve bu yüzden işbu ‘hikmeti arayan’ kimse demektir. Demek ki o ‘hikmete sahip’ (hakîm) değildir ya da henüz sahip değildir; sahip olsaydı ‘yürüyüşünde ölçülü / mutedil / tabii olması’ (vaksıd fi meşyike, Lokman 31:19) icap ettiğini yani nasıl yürümesi gerektiğini daha baştan bilmesi gerekirdi! Henüz hikmete (tam manasıyla) ulaşamamış filozofta hayata karşı bir tür acemilik vardır hâlâ. Gökle yer arasında uyumlu, senkroize bir tavır sergileyememektedir tam manasıyla, acemiliği bundandır. Göklerin cazibesine kapılmış olduğundan, yeryüzünde konukluğun gereğini bihakkın yerine getirememektedir. Kelamın semavi yurdunda tıpkı bir albatros gibi kanat çırparken gündelik gailelerde, sıradan ahvalde yani dünya işlerinde bocalayabilmektedir.”
Benim toslama / içine düşme terimiyle karşıladığım bocalamayı, Wittgenstein’ın hayat söz konusu olduğunda kendisini ‘huysuz bir atın üstündeki acemi bir binici’ gibi nitleyişiyle makulleştiren Gözel, Çehov’un “sahnedeki tüfek patlamalıdır” sözünü teyiden, kendisinden yukarıda yaptığımız alıntıda yer alan Albatros’un şair kılıklı imgesini de Baudelaire’nin aynı adlı şiirini hatırlatarak tahkim ediyor:
“Şair, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,
Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,
Yuhalarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece
Yürümene engel olur, ağır dev kanatların.”
Bunlardan baktığımızda, bizzat hayatın kendisinin, Adem ile Havva yoluyla içine düş-ürüldüğümüz şey olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bergsona tekrar müracaat ederek bunu şöyle de söyleyebiliriz: Bedenler üzerindeki olası eylemlerimizin ölçüsü olarak madde tasarımımız, manevi taleplerimizle birlikte, asıl insan olmak bakımından, insanlığımızı unutturacak kalabalıkların tasfiyesini zorunlu kılıyor.
Gözel de kısmen bu vargıya yaslanarak şu sonuca ulaşıyor:
“Bize düşen aramak yine de, düşe kalka aramak. Usanmadan, yılmadan, korkmadan aramak. İcabında düşmeyi güze alarak gökte yıldız aramak. Her halukârda düşünme çabası düşümeyi göze almayı icap ettiriyor.”
Ki, Cenab-ı Hakk’ın, Adem ile Havva’yı dünyaya düşürürken, düşürdüğü biraz da onların düş-ünme çabası değil midir zaten?
Ve düşünce, düş-ürülmemize neden olan düş-ünme çabamızla, düşürüldüğümüz yere (cennete) düşe kalka varmamızın yegane yolu değil midir zaten?
O halde düşünenin, tenhalığı (kendisini ilgilendirmeyen şeyi –sonradan içine düşecek de olsa- ortadan kaldırmayı) talep etmesi onun hakkıdır.
Yeni Şafak / 26 Ağustos 2018.