Menü
  • Doçent Doktor Özkan Gözel ile Röportaj

    07.10.2019 Felsefe özkan gözel, röportaj, burak örgün

     VECİZE KÜLTÜRÜNE DEĞİL, DERİNLEŞMEYE İHTİYACIMIZ VAR

    Üniversitemiz akademisyenlerinden Doçent Doktor Özkan Gözel ile derin bir düşünce ve felsefe yolculuğuna çıktık. Kavramlardan, insanlığa, modern çağın çıkmazlarından düşünsel problemlere kadar birçok konuya değindik. Sizleri de bu kısa ama dolu dolu sohbete davet ediyoruz. Buyurmaz mısınız?

    Klasik sorumuzla sohbetimize başlayalım müsaadeniz olursa? Bize İstanbul Medeniyet Üniversitesi serüveninizi anlatır mısınız?

    Elbette. Eylül 2009’da Galatasaray Üniversitesi’nde “Levinas’ta Başkalık ve Anlam” başlıklı tezimle felsefede doktoramı aldıktan sonra 2010 yılında Sakarya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde Yardımcı Doçent olarak göreve başladım. Bir buçuk yıl orada görev yaptıktan sonra da 2012 Ocak ayı itibariyle İstanbul Medeniyet Üniversitesi günlerim başlamış oldu.

    Siz bir akademisyen olarak üniversite gibi nefes alan ve Türkiye’nin portresini görebileceğiniz bir kurumda akademisyenlik yapıyorsunuz. Aynı zamanda çağımızda ciddi bir düşünsel zehirlenme var. Sosyal Medya entelektüelliği gibi… Gençlerin üzerinde bunların etkilerini ne şekilde görüyor ve değerlendiriyorsunuz?

    Yaşadığımız çağı iyi okumak gerekiyor, çünkü biz bu çağın içinde yaşıyor, nefes alıyor ve hareket ediyoruz. Bu çağın baskın unsurlarından biri, belki de başlıcası teknolojik kültür. Teknolojik kültürün bir uzantısı olan sosyal medyada bu baskınlığı fazlasıyla hissediyoruz. Dolayısıyla bizim kuşakla gençler arasında önemli farklar var. Genç kuşak, bilgi edinimini büyük ölçüde internet ve sosyal medya üzerinden sağlıyor. Bir nevi bağımlılık söz konusu. Facebook, twitter, instagram… Bunlar öne çıkan mecralar. Ama internette edinilen kültürün yetersiz, eksik ve çoğu zaman da çarpık olduğunu hemen söylememiz gerekiyor. Bu kültür dolayısıyla kitapla olan canlı ve sıcak bağın koptuğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra insan insana iletişimde arızalara şahit oluyoruz. Maalesef böyle. Gençlerle çok sağlıklı irtibat kurduğumuzu iddia etmek doğru olmaz. Kuşaklar arası bir açıklık meydana geldi. Gençler hap türünden bilgilenme yoluna tevessül ediyorlar ki bu sosyo-kültürel düzeyde sorunlara yol açıyor. Sohbet kültürü erozyona uğradı mesela. İnsan arası ilişkileri yeniden düşünmek, sohbet kültürünü canlandırmak, kitaba açılımı yeniden harekete geçirmek gerektiği kanaatindeyim.

    Son dönemde ifade ettiğiniz hap bilgilerle birlikte, dikkat çekme uğruna fikir hırsızlığı, intihal gibi meselelerin sıkça yayıldığını görüyoruz. İnsanlar bir başka düşünürün sözlerini, emeğini kendininmiş gibi kullanarak bundan fayda sağlıyor. Hatta bu işten nasibini en çok da Necip Fazıl ve Mevlana alıyor. Kendilerine ait olmayan sözler onlarınmış gibi her yerde yazılıp çiziliyor. Bir felsefeci olarak, düşünce ve fikrin bunca talan edilmesi hakkında neler söyleyeceksiniz?

    Biz bu oluşturulmaya çalışılan yeni kültür yüzünden gençlerimizi kaybetmeye başlıyoruz. Her şey hızlı bir şekilde faydaya, üstelik kısa süreli faydaya tahvil ediliyor. Kişiye ait olan ya da olmayan bazı vecizeler bağlamından koparılarak tedavüle sokuluyor. Bu surette sözümona fikri bir fırtına yaratılmaya çalışılıyor. Ama olması gereken şey kitapların, düşünürlerin bize anlattıklarına kendimizi açmak, onları temellük etmektir. Burada ise kişisel tatmine ve tüketime matuf bir pazarlama stratejisiyle karşı karşıyayız. Bir vecize kültürü ile karşı karşıyayız. Bunlar sathi, yüzeysel şeyler. Oysa bizimse düşünsel açıdan derinleşmeye ihtiyacımız var. Evet, derinleşmeye. Yaşadığımız çağı ve hayatı anlamaya, yeni baştan yorumlamaya ihtiyacımız var. İçinde gömülü kaldığımız tekno-kültür bizi kendi kaynaklarımızla sahici bir irtibat kurmaktan alıkoyuyor. Ne idüğü belirsiz yüzeysel bir küresel kültüre mahkûm ediyor. Bu durumu yabancılaşma ve yozlaşmanın, küresel teknolojik kültürünün insan zihnine yıkıcı ve olumsuz etkisi olarak görüyor ve hiç sağlıklı bulmuyorum.

    Hocam sizin telif eserleriniz var. Deneme tarzında yeni bir kitabınız da çıktı. Nitelikli ürünlere ulaşmanın zorlaştığı bugünlerde bize biraz eserinizden bahseder misiniz?

    Kitap yayınlayan her yazar okuyucuya ulaşmayı, onunla düşünsel bir bağ kurmayı bekler. Bunu ben de bekliyorum. Özellikle de kitaplarım hususunda okuyucularımla canlı, üretken bir ilişki kurmayı önemsiyorum. Benim iki tür kitap çalışmam oluyor. Birincisi salt akademik türde yazılardan oluşan kitaplardır. Diğeri ise daha farklı bir kesime ulaşmak için deneme tarzında yazdığım kitaplar. Yakınlarda yayınlanan son kitabım daha ziyade ikinci türe uyan bir çalışma: “Kendi İçine Düşmek.” Bu kitapta, çağımızın kültürünü ve onu karakterize eden hususiyetleri anlamaya çalışıyor ve bir bakıma da bu çağın insanının serencamını belli bir açıdan ortaya çıkarmayı deniyorum. Yaşadığımız tekno-hayatın özelliklerinden biri de malayani. Burada malayani ile kastettiğim insanın “kendini ilgilendirmeyen ya da ilgilendirmemesi gereken şeylerle meşgul olması”, giderek de bunların içine gömülü kalması. “Kendi İçine Düşmek” isimli bu çalışmanın ilk bölümünde gündelik hayat içinde internet pratiği ile iç içe geçmiş halde bulunan bu malayani kültürünün ne manaya geldiği üzerinde duruyorum. İkinci bölümünde ise bu yoz ve sığ kültürle mücadele etmenin bir yolu olarak sanatı ve sanata mahsus duyarlılığı öne çıkarıyorum. Bu bölümde ben sanatın hayatımızda ne mana ifade ettiğini ya da edebileceğini anlatmaya çalışıyorum. Buna göre biz sanat sayesinde varlıkla aramızdaki bağı tazeliyoruz. Sanat yoluyla Mevcut Durum’un dışına adım atmanın yolunu bulma imkânı elde ediyoruz. Üçüncü bölüm ise düşünce, felsefe, teemmül, tefekkür gibi kavramları ele almaya ayrılmış durumda. Bu bölüm düşünmenin ne idüğü üzerine bir deneme hüviyetinde. Son bölümde ise felsefi bir nazarla bazı tasavvuf meselelerini ele almış bulunuyorum. Bu son bölümde tasavvufi yaklaşımdan bugün için felsefe namına sağlanabilecek bazı faydalar üzerinde duruyorum. Kısaca birbiriyle alttan alta bağlı bu dört bölümde ağrılıklı olarak modern insanın ya da çağdaş bireyin durumu söz konusu ediliyor.

    Söylediğiniz bir şey dikkatimi çekti. Sanat, varlıkla ilişkimizi tazeliyoruz dediniz. Sanat söz konusu olunca kültür de kaçınılmaz olarak bir üst başlık olarak karşımızda duruyor. Ve günümüzün önemli tartışma alanlarından biri “kültürel iktidar”. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

    Kültür, devamlılık içinde ve bir geleneğe yaslanarak var olur, aksi düşünülemez. Biz son 100 yıldır kültürel bir kırılma yaşıyoruz. Bu kırılmanın etkileri her alanda görülüyor. Kültür öyle bir şey ki uzun zamana yayılan bir oluşumu ifade ediyor. Yani öyle akşamdan sabaha değişecek bir şey değil. Siyasal iktidarlarsa kısa sürede değişebilir. Türkiye’de siyaseti 20 yıllık periyotlarla değerlendirebiliriz ama kültür daha alttan ve uzun süreli olarak devam eder ve etkisi uzun dönemlere yayılır. Dolayısıyla kültürel iktidar mücadelesi konusunda hayıflanılmasını ve aceleci bir tavır geliştirilmesini anlamlı bulmuyorum. Ve ayrıca bir mağlubiyet haletiruhiyesine girilmesini mantıklı görmüyorum. Önemli olan bir yandan geçmişe yaslanırken diğer yandan geleceğe dönük sağlam temellerin atılmasıdır. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın!” demiş nitekim şair. Uzun soluklu bir çaba gerek burada. Kısa vadede kültür dönüştürülemez. Kısa vadede ‘dönüştürülmüş’ bir kültürden de zaten hayır gelmez. Bu yapıntı bir şey olur ki ancak despotik yapılarda mümkündür. İkinci olarak, kültürel iktidara sahip olduğu söylenen kesimlere de doğrusu pek imrenmemek lazım. Zira, dikkat edelim, kendilerinin üretimine katkıda bulunmadıkları hazır bir mirasa konuyor onlar. Batılı kültürel birikimi aktararak, intihal ederek veya bazen de talan ederek bu iktidarlarını sağlamlaştırıyor ve sürdürüyorlar. Oysa önemli olan çağdaş birikimi hiçbir şekilde atlamamakla birlikte, yerli zemini olan, buraya ait bir kültürü üretmek ya da ihya etmektir. Biz her bakımdan bir kopukluk dönemi yaşıyoruz. Tarihsel bir kırılmaya uğramışız. Çoğu meseleyi kendi başımızla ve yeni baştan düşünmemiz gerekiyor. Bunun için çok yoğun bir çaba sarf etmeliyiz. Bizim bugün kendimizi tekrara düşmeden yeni bir şey söylememiz lazım. Burada var olan gecikme, dediğim gibi, tarihseldir; belli bir anlamda tarihsel şartların ürünüdür. Öte yandan, bugün Batı kültürü, belli bir anlamda, kapanıma uğramış durumda. Radikal bir yenilik beklemiyoruz artık Batı’dan. Orada bir ezberin tekrarı söz konusu daha ziyade. Kültürel verimler elbette devam ediyor ama bunlar sanki bitmiş bir kitaba yazılan zeyl mesabesinde. Bizse yeniden ayağa kalkma, yeniden başlama, yeniden kendimizi fark etme evresindeyiz. Biz bugün yeni bir kitaba mukaddime hazırlığındayız sanki. Umarım öyledir. Yeni bir düşünsel başlangıçtan ve bunun lüzumundan bahsediyorum burada. Bu bana mümkün, dahası elzem bir şey olarak görünüyor.

    Batı demişken… Bugün o coğrafyada yükselen bir radikal sağ var, ırkçı yaklaşımla kirlenen bir zihinsel, sosyo-politik alan var. Bizim coğrafyamızda ise mücadeleler, acılar, zorluklar söz konusu. Batıda duraklayan düşünce, bizim mücadele dokusuyla zenginleşen coğrafyamızda büyüyebilir mi? Yeni fikir akımları, açılımlar bu topraklardan dünyaya bir daha ışık saçabilir mi?

    Ben şahsen İslam dünyasında belli belirsiz bazı kıpırdanmalar olduğu hissiyatına sahibim. Onca karmaşaya rağmen ola ki bir hazırlanma, derlenip toparlanma evresindeyiz. Bunu yürekten umuyorum. İleride aramızdan çıkabilecek isimlere bir zemin hazırlayabiliriz, aramızdan başlar çıksın diye omuz teşkil edebiliriz. Yerlerde sürünüyor değiliz, belki ayakta daha sağlam durmanın çözümlerini arıyoruz. Evet bu dönem arayışlar dönemi olmalı. Sanat, kültür, felsefe ve edebiyatta oluşacak yeni gelişmeler için herkes kendi cenahından ve kendi imkânları ölçüsünce katkılar sunmalı. Çok çalışmamız gerekiyor, evet. Alaca karanlık bir evreyi idrak ediyoruz. Ama Hegel’in de dediği gibi “Minerva’nın kuşu alaca karanlıkta uçar.”

    Biraz da içimize dönelim. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Ziya Gökalp kurucu ideologlardan biriydi, daha sonra sekülerleşen yapıyla birlikte Hasan Ali Yücel gibi doktrin uygulayıcılar ön plana çıktı. Bunları daha mütedeyyin çizgide bulunan Cemil Meriç ve Necip Fazıl gibi isimler takip etti. Fakat uzun zamandır bir ideolog eksikliği toplumumuzda göze çarpıyor. Bu bir doğum sancısı süreci olabilir mi? Toplumun bir ideologa ihtiyaç duyduğunu düşünüyor musunuz?

    Siz belki “ne yazık ki”, belki de “iyi ki” diyebiliriniz ama yaşadığımız dönem ideolojilerin ya da dünya görüşlerinin öne çıktığı bir dönem değil artık. Bir 30 yıl öncesine kadar ideolojilerin hükümferma olduğu bir dönemi idrak ediyorduk. Farklı dünya görüşleri vardı: İslamcılık, Sosyalizm, Ülkücülük… İdeolojiler anlamlandırma pratikleri olarak bir şekilde insan hayatında öne çıkıyordu. Bugünse insanlar dünya görüşlerine göre değil, sosyo-ekonomik pozisyonlarına göre değerlendiriliyor. Eskiden kendine mahsus sorunları olmakla birlikte her birimizin öteye açılan bir “dünya görüşü” vardı, şimdiyse, evet, “görüş”ümüz daha ziyade ”dünyevileşti”. O kadar ki şimdi dindarlık tezahürleri bile söz konusu dünyevileşmenin birer yansıması olarak ortaya çıkıyor. Demek istiyorum ki bu yeni dönemde insanların yani insanımızın düşünceyle, ideolojiyle, ideolojik düşünceyle alışverişleri büyük ölçüde azaldı ya da bitti. İlla ideoloji diyeceksek bugün ne yazık ki bir uydumculuk ve bir nevi bireycilik ideolojisi hâkim durumda. Gençlere çok fazla yüklenmeye gerek yok. Sırf onlar değil. Zamanımızda kariyerizm ve konformizm revaçta. Denebilirse iyi bir meslek ve rahat bir hayat beklentisi hemen her şeyin önüne geçmiş vaziyette. Öte yandan, ekonomik sıkıntılar yaşayan çoğu insanımız hayat gaileleriyle uğraşmaktan başlarını kaldıramıyorlar. Bu nevi sıkıntıların cenderesi içinde düşünceyle nasıl alışverişleri olsun? Bu bir yana, performans göstermeyi hakikat arayışlarının üstünde tutmak zamanımızın bir alamet-i farikası oldu! Çalışanlar bunun için çalışıyorlar, sistemin mantık ve işleyişi bunu teşvik ediyor. Bu da takdir edersiniz ki pek sağlıklı, pek olumlu bir şey değil. Şahsen, şimdi’den rahatsız olduğum zamanlarda geçmişe özlem duyduğumu saklayacak değilim, her ne kadar bu geçmişi de eleştiri süzgecinden geçirmek gerekiyorsa da.

    Son dönemlerde yaşanan siyasi meselelerle birlikte çok sayıda kavram topluma pompalandı. İnsanların zihni çok sayıda kavramla meşgul oldu. İnsanlar hala düşünsel pozisyonlarını alabilmiş değil. Bir felsefeci olarak bu konuda neler diyeceksiniz?

    Hep dendiği üzere bugün biz bir demokrasi çağında yaşıyoruz. Daha iyisinin yokluğunda demokrasi diye bir şey var. Demokrasi dediğimiz şey halkın kendi kendini yönetmesi olarak tanımlanıyor. Bence fiiliyata şöyle bir göz atarak bu tanımı düzeltmek lazım. Buna göre demokrasi halkın kendi kendini yönettiğine ikna edildiği bir rejimdir daha ziyade. Bu bakımdan demokrasi medya üzerinden halkın rızasını –her zaman ele geçirme diyemesek de– satın alma stratejilerine dayanır. Halka bir şekilde kendi kendini yönettiği hissi verilir. İşte seçimler, kamuoyu yoklamaları, mitingler, medyatik atraksiyonlar vs. Öte yandan demagoji ile demokrasi birbirine yakın duran şeyler olabiliyor çoğu zaman. Halka kendi kararlarını alıyor, kendi meselelerini tartışıyor hissi vermek üzere kıymeti kendinden menkul bir takım albenili ama içi boş kavramlarla zihinleri meşgul etmek, giderek de iğdiş etmek söz konusu olabiliyor. Her ne kadar toplum bazı kavramlar ve sloganlarla heyecanlandırılıyor ve harekete geçirilebiliyor olsa da, hakikatte durup bir bakmak lazım, bunların kıymet-i harbiyesi var mı diye. Aslında mevcut demokrasiler ya da demokrasinin mevcut biçimleri büyük ölçüde oyun ve oyalama esasına dayanıyor. Halkın rızasını satın almak üzere medyada kullanıla kullanıla aşınmış, mıncık mıncık edilmiş kavramlar tedavüle sokuluyor. Bunlarla meşgul edilen halk da hesaba katılıyorum hissiyle tatmin oluyor. İşin hakikatine kaç kişi kafa yoruyor? Buradan felsefi bir ders çıkarabiliriz elbet: Hakikat demokratik-medyatik kriterlere uymak zorunda değildir. Ama onların fevkindedir. Son olarak bir hatırlatma: Bir hakikat araştırmacısı olarak kavramsal sarahati her şeyin üstünde tutan Sokrates’i ölüme yollayan tam da Atina demokrasisi değil midir? İmdi kavramsal sarahate kim talip ve kim kavramsal keşmekeşten nemalanıyor buna dikkat etmek lazım.

    Bir akademisyen olarak çok fazla öğrenci yetiştiriyorsunuz. Belki geleceğin akademisyenleri de sizin tedrisatınızdan geçiyor. Siz bu tedrisat hususunda hangi yöntemi önemsiyor, hangi yolu takip ediyorsunuz?

    Ben felsefenin akademi ile mukayyet olmadığını, olmaması gerektiğini düşünüyorum. Felsefe yani tefekkür ve teemmül çabası, özünde sivil bir faaliyet olup tüm bir hayata yayılır. Böyle olarak o hakikat arayışına dayalı bir uğraştır. Hakikatin buharlaşmaya yüz tuttuğu ve hakikat arayışının adeta küçümsendiği postmodern veya geç kapitalist bir çağda bu arayışı ısrarla sürdürmeyi şahsen ben hakiki anlamda erdemli bir davranış olarak değerlendiriyorum. Evet, performans mantığına hapsolmuş bir vaziyette, kariyer kaygıları içinde savruluyoruz. Mevcut akademik sistem de bunu körüklüyor maalesef. Ben bu bakımdan kendini kısa vadeli hesaplara kilitlenmiş bir unsur olarak öne çıkarmayan ama uzun soluklu olarak hakikat araştırmasına yönelmiş bir vaziyette düşünsel uğraşları merkeze alan bir talebe profilini –ki esasen hepimiz talebeyiz– hürmete layık buluyorum ve çok takdir ediyorum. Bugün öyle bir çemberin içindeyiz ki bilgiyi ya da onun tahsilini üniversitelere hapsetmişiz. Oysa bilgi hakikatte çerçevelenmeye gelmez. Çerçeveleme dediğimiz şey teknolojik-hesabi bir mantığın gereğidir. Bilgi ve hakikatle bağımız-bağlantımız hasbi yani çıkar-gözetmez karakterde olmalı, dolayısıyla mesleki-akademik çerçeveyi aşarak varoluşsal bir hal almalı.

    Üniversitemizde her alanda hayata hazırlanan öğrencilerimiz var. Tüm hocalarımız öğrencilerimizin yabancı dil öğrenmesi gereğini vurguluyorlar, siz de aynı noktada mısınız?

    Yabancı dil önemli. Ama kendi dilini hakkını vererek bilmek ve kendini bu dilde yetkin bir şekilde ifade etmek çok daha önemli. Biri lazımsa diğeri elzem. Edebiyat gibi felsefe de dil ile ve dilde yapılan bir etkinliktir. Bu dilin şiirine, nesrine, edebiyatına aşina olmak gerekiyor. Kültür ve hele de felsefe söz konusu olduğunda, bu mesele çok büyük önem arz ediyor. Kendi dilimizi iyi bilmeliyiz, kültürel manada kök dillerimiz olan Farsça ve Arapça’ya da mümkün mertebe aşina olmalıyız. Sonra hiç olmazsa bir Batı dilini iyi bilmek gerekiyor. Ama tabii her şeyden önce kendi dilimiz olan Türkçe. Bu konuda itina göstermemek yani ihmalkâr davranmak kültürel açıdan büyük felaketlere, kopukluklara, arızalara yol açabilir, nitekim açıyor da. Evet, dil bahsinde ciddi noksanlarımız var. Kültürümüzün Cumhuriyet döneminde dile müdahalelerle yara aldığını, sakatlandığını gözlemliyorum. Söz gelimi bugün öğrencilerimiz 50 yıl önceki bir Türk şair ya da yazarını ya anlamıyor ya da anlamak da zorlanıyor. Bu yüzden de okumuyor. Bu çıkmazdan kurtulmamız gerektiğine inanıyorum. Vurgulamak isterim: Dil çok ama çok önemli, zira kültürel varlıklar olarak biz dilden yapılmayız. Dil kültürün adeta canı mesabesinde. Kültürel iktidar demek istemiyorum zira bu kavramı pek sevmiyorum ama kültürel bir kalkınma dile ihtimam ve itina üzerinden gerçekleşebilir ancak.

    Hocam, vakit ayırdığınız için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

    Ben teşekkür ediyorum.


    Röportaj: Burak Örkün / Medeniyet-Bülten 2018.